17 Aralık 2014 Çarşamba

Forever (2014– ) TV Series - 43 min - Drama | Sci-Fi

Forever (2014– )TV Series  -  43 min  -  Drama | Sci-Fi 

Ratings: 8,3/10 from 14.269 users  


A 200-year-old man works in the New York City Morgue trying to find a key to unlock the curse of his immortality.


Cast

Series cast summary:
Ioan Gruffudd ... Henry Morgan (22 episodes, 2014-2015)
Alana De La Garza ... Jo Martinez (22 episodes, 2014-2015)
Joel David Moore ... Lucas Wahl (22 episodes, 2014-2015)
Donnie Keshawarz ... Detective Hanson (22 episodes, 2014-2015)
Judd Hirsch ... Abe (22 episodes, 2014-2015)
Lorraine Toussaint ... Lt. Joanna Reece / ... (21 episodes, 2014-2015)

Storyline

Henry Morgan is a man who's been alive for 200 years and he doesn't know why and has spent the past 200 years trying to find out. Presently he works as a medical examiner in New York. Detective Jo Martinez works with him and is intrigued with him. Abe is the only one who knows Henry's secret.

http://www.imdb.com/title/tt3487382/?ref_=nv_sr_1


Özet&detaylar Forever

New York’un en iyi medikal müfettişi olan Dr. Henry Morgan’ın, kimse tarafından bilinmeyen bir sırrı vardır: o ölümsüzdür! 200 yaşında olan doktorun geçmişindeki bilinmeyenleri, Dedektif Jo Martinez tek tek ortaya çıkaracaktır.

http://www.beyazperde.com/diziler/dizi-17214/


Yeni Dizi Forever, CNBC-e Ekranlarında Başlıyor

21 Kasım 2014 Cuma - 14:34
İlk bölüm: 24 Kasım Pazartesi…
Fantastik Dörtlü (The Fantastic Four) serisinden hatırlanabilecek Ioan Gruffudd’ın başrolde yer aldığı yeni dizi Forever, CNBC-e ekranlarında başlıyor! Yeni sezonun en dikkat çeken yapımlarından olan dizi, ilk sezonuyla Türk seyircisi karşısına çıkmaya hazırlanıyor.

Dizinin başkarakteri Henry Morgan; şık, çekici, bilgili, zeki ama daha çok hüzünlü bir adam… New York'ta adli tıp uzmanı olarak çalışıyor. Pek çok insan için ölümsüzlük bir lütufken onun için bir lanet. Çünkü dünya korkunç acılara gebe ve o bütün bu acıları yaşamak durumunda kalıyor. Ve pek tabii sevdiği insanların ölümü de bu acıların başında yer alıyor. Henry'nin hayatını adadığı tek şey var; o da ölümün sırrını, dolayısıyla mustarip olduğu lanetin gizemini çözmek…

İlk bölümüyle Forever, 24 Kasım Pazartesi akşamı saat 21:00’de, CNBC-e ekranlarında…

http://www.beyazperde.com/haberler/diziler/haberler-63840/



ABC’den Bir İptal, Bir Devam Kararı!

08 Kasım 2014 Cumartesi - 23:45
Selfie ve Forever’ın akıbeti belli oldu.

Yeni yayın döneminde en çok dizi sipariş eden kanallardan biri olan ABC; bir dizisi için iptal, diğeri için devam kararı verdi! Karen Gillan ile John Cho’yu buluşturan komedi Selfie, düşük izlenme oranları nedeniyle iptal edildi. Sosyal medyanın tanınmış yüzü Eliza’yı merkeze alan dizi; yaşadığı talihsiz bir olaydan sonra itibarını düzeltmek isteyen genç kadının, bir profesyonelle işbirliği yapmasını ekranlara getiriyordu. 13. bölümü ile veda edecek Selfie, yayınlanan son bölümüyle 3.5 milyon izleyici çekebilmişti.

Gelelim iyi habere… Geçtiğimiz ay How to Get Away with Murder ile Black-Ish’e tam sezon onayı veren ABC, Ioan Gruffudd’ın başrolde yer aldığı Forever için de yeşil ışık yaktı. Kanalın bu kararıyla Forever, 22 bölümlük ilk sezonu garantiledi. Ölümsüzlüğe ulaşmış New York’lu bir medikal müfettişi ekranlara getiren dizi; pilot bölümü ile 7 milyon seyirciyi ekran başına çekmiş, yayınlanan son bölümü “New York Kids” ile 5 milyon kişi tarafından izlenmişti.

http://www.beyazperde.com/haberler/diziler/haberler-63626/

Kadın İşi Banka Soygunu (2014) Comedy

Kadın İşi Banka Soygunu (2014)

Comedy

Director: A. Taner Elhan
Writer: Sahin Alparslan

Cast

Credited cast:
Filiz Ahmet ... Bilge
Meltem Cumbul ... Gulay
Esra Dermancioglu ... Durdane
Ozge Ulusoy ... Nihal
Ferit Aktug ... Selçuk
Ayten Uncuoglu ... Feyhan
Meral Çetinkaya ... Asuman
Sadi Celil Cengiz ... Security Mehmet
Erdal Cindoruk ... Bank Manager

http://www.imdb.com/title/tt3463940/?ref_=nm_flmg_act_3


Özet & detaylar

Birbirinden farklı dört kadın Nihal, Dürdane, Gülay ve Bilge yakın arkadaşlardır  En kötü günlerinde birbirlerine destek olan bu dörtlü bu kez de Gülay için bir gece bir araya gelir.  Kocası onu terk etmiştir ve iki buçuk yaşındaki oğlunu da alıp annesinin yanında yaşamaya başlamıştır. Birtakım sağlık sorunları ve ödeyemediği kredi borçları yüzünden kendi işi de tehlikeye girmiştir ve sahip olduğu küçük tekstil atölyesindeki bütün makinalarına da el konmuştur. Maddi ve manevi açıdan zor günler geçiren Gülay, buluştukları akşam, ancak banka soyarsa kendini kurtarabileceğini esprili bir şekilde söyler. Başta diğer arkadaşlarının da ciddiye almadığı bu şaka, aralarında uzayıp gider ve ciddi bir soygun planına dönüşür. Hiçbirinin tahmin etmediği bu planıın aksamaması için ellerinden geleni yaparken birtakım gülünç sürprizler ve dostluklarını sınayan anlar da onları beklemektedir.
http://www.beyazperde.com/filmler/film-224201/

Beyazperde eleştirisi Kadın İşi

3,5
Biraz aksiyon, biraz komedi...
Hilal Çetinder
Yıl 1980... Jane (Susan Saint James), Elaine (Jane Curtin) ve Louise (Jessica Lange), çıkmazlarından kurtulmaya çalışan üç arkadaş. ‘How to Beat the High Cost of Living (Zengin Olmak İstiyoruz)’, farklı sorunları olan üç kadının dayanışmasını ve ellerine yüzlerine bulaştırdıkları çıkış noktalarını anlatıyordu. ‘Kadın İşi Banka Soygunu’ da benzer bir kompozisyon sunuyor. Yönetmenliğini A. Taner Elhan’ın yaptığı film, daha önce hiçbir suça bulaşmamış dört kadının çıkış yolu olarak banka soymaya karar vermelerini ve beraberinde gelen bir dizi absürtlükleri konu alıyor. Popüler / ‘iyi hisset’ Hollywood yapımlarını andıran, yeşilliklerin ardındaki kocaman binalara uzanan şehir görüntüsüyle açılıyor film (vinç/inşaat görüntüleri yok edilemiyor tabii). Gülay (Meltem Cumbul), Bilge (Filiz Ahmet), Nihal (Özge Ulusoy) ve Dürdane’yi (Esra Dermancıoğlu) ‘suç’ çatısı altında birleştiren görünürdeki itici unsur Gülay’ın çıkışsızlığı. ‘‘Radikal kararların çoğu içki sofrasında alınır’’, hatta daha da ileri gidersek, ‘‘içki tüm kötülüklerin anasıdır’’ derler... Dertlerini akıttıkları ve giderek keyifli bir hal alan böylesi bir anda aldıkları uçuk kaçık kararı uygulamaya çalışan ekibimizin malzemeleri ‘acemilik’ ve ‘tesadüfler’. Karakterler arasındaki diyalog komedisi, ahlaki gel-git ve ‘kaderdaş’lık kurmayı sağlayan hüznün dozunda kullanıldığı kimi anlarla, bir anlamda, izleyicinin de suça ortak olması sağlanıyor. Tekrara düşen veya aceleye gelenler dışında keyfini çıkararak yazıldığını belli eden bölümler de var. ‘Chicago’vari bir mizansenle tango eşliğinde hayali mini soygun sahnesi gibi. Anne terliği görevlerini yerine getiren iki usta oyuncu Meral Çetinkaya ve Ayten Uncuoğlu’nun yanı sıra, Nihal’e her fırsatta ilgisini belli eden sevgili adayı Selçuk (Ferit Aktuğ) da eğlenceli bir yan karakter. Ancak zaten taraf olmaya hazır izleyici için soygunu haklı kılmak adına, Devekuşu Kabare Abdülkadir Bey’den yarım yamalak esinlenildiği izlenimi veren ‘işini bilen’ karikatürize bir banka müdürü ile sevgilisi gibi yan karakterler için aynı özenden söz etmek pek mümkün değil. ‘Kadın İşi Banka Soygunu’, ’Kurtuluş Son Durak’ın üzerinde durduğu ‘kadına şiddet’e karşı farkındalık yaratmak gibi sözünü söylemek isteyen bir tema üzerinden ilerlemiyor. Öte yandan benzer bir arkadaş/kadın dayanışma formülüyle, kendince sistemi ve ekonomide oluşturduğu dengesizliği eleştiriyor. Her yer borç, her yer faiz ne de olsa... Mesaj bombardımanıyla genele yayılmaktansa, ‘Vay Arkadaş’ gibi kendi içinde hallediyor meselesini. Yönetmenin ilk filmi ‘Acı Aşk’, arabesk motifleri ve suçu baskın bir şekilde birleştirmişti. Bu kez, karakterlerin ve arabesk müzik - suç ortaklığının beslenişi ‘Batsın Bu Dünya’ şarkısıyla oluyor.

Uluslararası arenada adaylık/ödüllerle adı geçen filmlerin (Sen Şarkılarını Söyle, Karlar Ülkesi ve Düzenbaz) vizyona girdiği bu özel haftanın iki yerli yapımından biri olan ve Elhan’ın yönetmenlik anlamında temiz bir iş çıkardığı ‘’Kadın İşi Banka Soygunu’’ biraz aksiyon, biraz da komedi isteyenler için kolay seyredilen bir suç komedisi. Üstelik son dönemde karşımıza çıkan nice popüler yerli yapımın aksine, bel altı esprilerine ihtiyaç duymadan eğlendirmeyi amaçlayan bir gişe filmi. Söz konusu soygun olduğunda (acemi) kadın işini de, (acemi) şansını da yabana atmamak gerektiğini görmek için iyi bir fırsat.
http://www.beyazperde.com/filmler/film-224201/elestiriler-beyazperde/

16 Aralık 2014 Salı

Frances Ha (2012) 86 min - Comedy | Drama

Frances Ha (2012)
 86 min  -  Comedy | Drama  Ratings: 7,4/10 from 29.779 users  


A story that follows a New York woman (who doesn't really have an apartment), apprentices for a dance company (though she's not really a dancer), and throws herself headlong into her dreams, even as their possibility dwindles.

Director: Noah Baumbach
Writers: Noah Baumbach, Greta Gerwig

Cast

Cast overview, first billed only:
Greta Gerwig ... Frances
Mickey Sumner ... Sophie
Michael Esper ... Dan
Adam Driver ... Lev
Michael Zegen ... Benji
Charlotte d'Amboise ... Colleen
Grace Gummer ... Rachel

http://www.imdb.com/title/tt2347569/?ref_=nv_sr_1



Özet & detaylar

Bir dans topluluğunda çıraklık yapan 27 yaşındaki Frances, pek de parlak bir kariyere sahip olmayan bir dansçıdır. Tam anlamıyla istikrarlı bir işe sahip olmayan Frances'in tek hayali çalıştığı bu şirketin daimi çalışanı olabilmektir. Öte yandan kendi jenerasyonundakiler gibi birçok farklı işe atılmakta ancak hiçbirinde tam anlamıyla başarılı olamamaktadır. Frances'i tam anlamıyla anlayan tek kişi ise aynı daireyi paylaştığı Sophie'dir. Ne var ki Sophie'nin hayallerindeki şehre taşınacak olması ilişkilerini sarsacak; Frances'in 'gerçek hayat ve sorumluluklar' gerçeğiyle tanışmasına neden olacaktır.
Senenin en ilgi çekici yapımlarından biri olan Frances Ha'nın yönetmen koltuğunda son dönemin en yetenekli isimlerinden biri oturuyor. The Squid and the Whale filmiyle büyük başarı yakalayan Noah Baumbach'ı, Wes Anderson filmleri için yazdığı senaryolardan da hatırlıyoruz.

http://www.beyazperde.com/filmler/film-211250/


Beyazperde eleştirisi Frances Ha

3,5
Saf sinema, naif sinema...
Kaan Karsan

Sıradanlıklar içerisinde, mütevazı bir hayat süren bir kadının peşine düşüyoruz. New York metropolünde, ortalama insan profili nasılsa onlar ile örülü bir çevresi olan Frances Haliday’in işi gücü yaşamak. Hatta kendisi, bir liseli gencin heyecanlarına haiz olan, yaşının olgunluğunu üstlenemediği için ‘yaşına göre yaşayan’ civarı tarafından hafife alınan ve aslında tek derdi mutlu olmak olan bir kadından fazlası değil. Özel olmasının en önde gelen sebeplerinden birisi ise sinemanın son zamanlarda gördüğü en canlı ve en gerçek karakterlerden biri olması… Biliyoruz ki bu coşku dolu kadın, belki Frances Haliday adıyla, belki de bambaşka bir isimle, New York’ta ya da başka bir yerde ‘çekinmeden’ yaşıyor. Şanslıyız ki bu özel varoluşlardan birine şahit oluyoruz.

Frances Ha’nın film olarak tek bir derdi var. Bu da alabildiğine sıradan ve sırf bu nedenle heyecanlı bir hayatı, tüm iniş çıkışlarıyla gözlemlemek. Siyah-beyaz estetiğinin eskimez havalı halleriyle, modern bir kadının yaşam tarzını özenli bir şekilde dışavuran film, hayatın olağan mutluluklarını ve olağan hayal kırıklıklarını genelleştirmeden önemsiyor. Frances, eksiğiyle ve fazlasıyla, başına gelen her türlü olaydan haz alarak varolurken, onun karşısında çatışmaksızın bekleyen, hayatın sıkıcı telaşındaki insan modeli, ona sadece şaşırabiliyor. Filmin iki kalemi, Greta Gerwig ve Noah Baumbach, doğal gidişata hiçbir ekleme yapmadan Frances’i sempatik kılıyorlar ve onun doğallığını serbest bırakıyorlar. Bu da Frances ve dünyanın geri kalanı arasında oluşan kontrastı yumuşatarak gerçekliyor.

Filmin en büyük kuvveti olan senaryonun, yaşananları ağdalı bir biçimde öykülemeden; her virajı doğal akışına bırakarak ve diyalogların gücüne sığınarak tutturduğu izlek tam anlamıyla göz kamaştırıcı. Frances’le temas kuran tüm karakterler, perdede görünme sürelerine aldırmadan kendilerini gerçek kılabiliyorlar ve beraberinde getirdikleri olağanlıklar silsilesi bir tür büyüye dönüşüyor. Klasik film gramerinde yüklem olarak addedilemeyecek tüm fiiller, Frances Ha’nın destek ayağı haline gelirken sıradan ama özel bir kadının hayat dolu tecrübeleri ‘korkudan’ yaşayamaya çekinen modern insanın hayatına rüzgar tutuyor.

Suda Yaşam/The Life Aquatic with Steve Zissou ve Yaman Tilki/Fantastic Mr. Fox’da, ruhbenzeri Wes Anderson ile çalışan Noah Baumbach, sinemadaki en kişisel başarısını Mürekkep Balığı ve Balina/The Squid and the Whale ile elde etmiş; daha sonra yaptığı işlerle ise karışık tepkiler almıştı. Her filminde adımlarını bir ileri bir geri olarak planlayan Baumbach’ın sinemasına yönelen ortak eleştiri ise yönetmenin bir yardımcıya ihtiyaç duyduğuna yönelikti. Frances Ha’nın gösterdiği o ki, Baumbach aradığı yeteneği bulmuş. Frances Ha’nın hem senaryosunda parmağı olan hem da başrolüne can veren Greta Gerwig, karakterle kendisini bir ederek filmle leziz bir katkı yapıyor; filme ruhunu bağışlıyor.

Frances Ha, ne sıcak ne soğuk… Tam anlamıyla ılık bir film. Oyunculuklarıyla, diyaloglarıyla, görselliğiyle havalı ve can alıcı… Başkarakterinin mesleki altyapısından feyz alır gibi; sonu gelmesin dilediğiniz bir dans gösterisi gibi. Şüphe yok ki bir başyapıt değil; hatta bir başyapıta yakın bile değil. Ancak bu film amaçladığı her hedefe ulaşıyor; karakterini izleyene zorlamadan sevdiriyor ve kesinlikle ilham veriyor. 2013 yılında –her iki anlamıyla da- bu kadar saf bir sinema izlemek, gerçekten özel bir his.

kaynak;
http://www.beyazperde.com/filmler/film-211250/elestiriler-beyazperde/



Frances Ha (2012)



Mürekkep Balığı ve Balina, Fantastic Mr. Fox, Margot at the Wedding gibi filmlerde imzası bulunan Oscar adayı senarist ve yönetmen Noah Baumbach’ın yeni filmi Frances Ha, Berlin Film Festivali’nde gösterileli çok olmadan !f 2013’te bizim topraklarımıza da uğramıştı. New York’taki bir dans topluluğunda yardımcı asistanlık görevi yapan Frances’ın önce sevgilisi, daha sonra da en yakın arkadaşı Sophie ile aralarının açılması üzerine kendini bulması ve yetişkinler dünyasına adım atması yolculuğunu anlatan film, siyah beyaz çekilmesi ve sinemanın o dönemine atıfta bulunan retrospektif müziklerle süslenmesi dolayısıyla da dikkat çekiyor.

Sevgilisinin birlikte yaşama fikrine sıcak bakmayan Frances, bu sebepten biten ilişkisinin sıkıntısını atamadan bir darbeyi de en yakın arkadaşından alıyor. Hayallerindeki mahalleye taşınacak olan Sophie, Frances’ı ortada bırakmasına rağmen Frances yeni tanıştığı ve oldukça kafa olan iki erkeğin yanına yerleşiyor. Bu çılgın sarışının işleri hiçbir zaman istediği gibi gitmiyor, haliyle bir de para sıkıntısı çekmeye başlıyor. Kendini kanıtlamak için iki günlüğüne Paris’e uçmak gibi hareketler dahi yapan Frances’in bir yalandan ibaret olan hayatını idame etmeye çalışmasını izlerken yönetmenin yalın anlatımı ve seyirciyi sıkmayan kurgusu sayesinde bir buçuk saatlik bu filmi salondan mutlu ayrılacak şekilde sonlandırıyorsunuz.

Siyah beyaz bir filmde ana karakterin telefonunun iPhone melodisi ile çalması başlarda garip hissettirse de zamanla Baumbach’ın bu fantastik evrenine kolayca alışıyorsunuz. Daha önceki senaryo denemelerinde her seferinde birbirinden özgün işler çıkaran sinemacı, bu sefer de komedi dozu yüksek bir işe imza atıyor, üstelik eskiden yaptığı gibi yetişkinliğe adım atma meseleleri üzerinde durma tavrını koruyor. Gerçi filmin başarısında adı geçmesi gereken tek isim Baumbach değil. Frances’e hayat veren Greta Gerwig, kendine hayran bırakan performansının yanında filmin senaryosuna da el atmış bir isim.


kaynak;
http://www.sinematopya.com/2013/10/frances-ha-2012.html

1 Aralık 2014 Pazartesi

Locke (2013) 85 min - Drama -

Locke (2013)

 85 min  -  Drama  - Ratings: 7,1/10 from 39.437 users

Ivan Locke, a dedicated family man and successful construction manager, receives a phone call on the eve of the biggest challenge of his career that sets in motion a series of events that threaten his careful cultivated existence.

Director: Steven Knight
Writer: Steven Knight

Cast

Complete credited cast:
Tom Hardy ... Ivan Locke
Olivia Colman ... Bethan (voice)
Ruth Wilson ... Katrina (voice)
Andrew Scott ... Donal (voice)
Ben Daniels ... Gareth (voice)
Tom Holland ... Eddie (voice)
Bill Milner ... Sean (voice)
Danny Webb ... Cassidy (voice)
Alice Lowe ... Sister Margaret (voice)

http://www.imdb.com/title/tt2692904/?ref_=nv_sr_1



Özet & detaylar

Bir yapı şirketinde yönetici olan ve başarılı bir kariyere sahip olan Ivan Locke, iki çocuğu ve karısıyla birlikte sorunsuz bir hayat sürmektedir. Bu gidişat aldığı bir haberle son bulur. Arabasıyla çıktığı yolda kendini, hayatını ve sahip olduğu her şeyi sorgulamasına yol açan bu haberin ağırlığıyla mücadele ederken bir yandan da işiyle ilgili bir krizle uğraşmaktadır. Şirketi oldukça zarara sokabilecek bu krizi soğukkanlılıkla çözmeye çalışır. Ama yalın ve basit çözümler ve hiç kaybetmediği süküneti karşı tarafı sakinleştirmeye yetmez. Ivan Locke o telefon konuşması sırasında kariyerinin ve hayatının en zorlu sınavıyla karşı karşıya gelir. Arabasının içinde, kısa bir süre içerisinde gerçekleşecek olan felaketi durdurmak için zamana karşı koyma mücadelesi başlar. Öte yandan da tek başına çıktığı yolculukta kendi geçmişiyle de bir hesaplaşma içine girer. Tom Hardy'nin başrolünde yer aldığı film tek mekanda, Ivan Locke karakterinin arabasında geçiyor. Bu iddialı yapımın yönetmen koltuğu ise Hummingbird filmiyle ilk yönetmenlik deneyimini gerçekleştiren senarist Steven Knight bulunuyor.

http://www.beyazperde.com/filmler/film-218456/



Beyazperde eleştirisi Locke

4,0
Tek mekanda, dürüst ve içten bir karakter incelemesi...
Oktay Ege Kozak

Hemen hemen tümü tek oyunculu ve tek mekanlı geçen uzun metraj filmler furyası Locke ile devam ediyor. Genelde bir karakterin küçük bir mekanda geçen hikayesini anlatan bu filmlerden Buried, 127 Hours ve Wrecked’i örnek olarak verebiliriz. Bu tür projeler genelde oyuncular için zor olduğu kadar çekici de oluyor, çünkü onlara beyazperdede tek kişilik bir oyun sergileme imkanı yaratıyorlar.  Ayrıca ekrandaki yıldız kim olursa olsun tek bir mekan ile çalışıldığı için bu filmler bütçeyi de düşük tutabiliyor.

Mekan limitasyonunun yaratabileceği klostrofobik atmosfer sebebiyle bu filmler genelde kahramanımızın yaşam ve ölüm arasında kaldığı gerilim hikayeleri yaratır. Buried’de Ryan Reynolds canlı gömüldüğü tabuttan çıkmaya uğraşır. 127 Hours’da James Franco iri bir kaya parçası elini sıkıştırdıktan sonra hayatta kalmaya çabalar. Locke’da ise bu tarz bir yaklaşımın gerilim değil de drama türü için kullanılması bu stile bir yenilik aşılıyor.

Filmin bütünü sakin kafalı, kendisini seven birer eş ve çocuklara sahip olan inşaat idarecisi Ivan Locke’un (Tom Hardy) çok önemli bir hedefe doğru tek başına arabasıyla gitmesini gösteriyor. Hayır, bu bir yaşam veya ölüm durumu değil, ama bir yaşamın başlangıcını ve belki de başka bir yaşamın ölümünü simgeliyor.

Locke, tek gecelik bir ihanetten sonra Londra’da bir kadını hamile bırakmıştır ve gece boyunca Londra’ya doğru sürüp doğum için orada olmaya karar verir. Yolculuk boyunca bir seri telefon konuşması ile hem ailesine bu durumu açıklamak, hem de deneyimsiz asistanına İngiltere tarihinin en büyük beton dökme projesinde yardım etmek zorunda kalır. Konu olarak bakarsanız Locke’un bütünü bu iki-üç çelişkiden oluşuyor.

Film, Eastern Promises ve Dirty Pretty Things gibi Londra’nın yeraltına giren muazzam dramaların yazarı Steven Knight tarafından yazılıp yönetilmiş. Kamera arkasında bir yazarın bulunduğu belli oluyor. Çünkü Locke, stilize görselliklerden çok karakter ve performanslara odaklanıyor.

Locke’un senaryosunun bütünü, Tom Hardy arabanın içindeyken birçok kamera ile kesinti olmadan baştan sona çekilmiş. Çekim boyunca ses aktörleri, Hardy ile canlı olarak telefon üzerinden konuşmuş. Bu prosedür, sanki bir tiyatro oyununun değişik performansları kayda alınıyormuşçasına bir kaç kere tekrarlanmış. Bu değişik versiyonlardaki en iyi performanslar kullanılarak filmin montajı yapılmış.

Knight’ın çekime olan bu yaklaşımı, gerçekçilik yaratmak bakımından çok başarılı oluyor. Bu sayede Hardy, kısa çekimler ile Locke’un hikayesini parça parça aktarmak yerine bir oturuşta karakterin geçirdiği duygusal yolculuğu yaşamış oluyor. Hikayenin ilerleyen noktalarında karakterin değişik psikolojik durumları daha hissedilebilir bir hal alıyor.

İşin sonunda Locke, kontrol teması üzerine giden bir yapım... İlk başta Hardy, en zor anlarda bile duygularını bastırabilen bir adamı canlandırıyor. Profesyonel ve kişisel yaşamı darmadağın olmaya başladığında bile hipnotik ve monoton tavrını bir an bile bozmuyor ve bütün bu karmaşaya rağmen herşeyin normale döneceğine inanıyor.

Ona göre ne olursa olsun bu beton dökme işi mükemmel bir biçimde hallolacak, ailesi bu bebek durumunu kabul edecek ve yeni çocuğunun annesi ile iki tarafın da kabul edebileceği bir anlaşma yapacak.

Fakat o karanlık ve acımasız otoyolda sürmeye devam ettikçe yavaş yavaş minnacık gibi görünen bir kararın bile bir insan yaşamını tamamiyle değiştirebileceğinin farkına varır. Filmin mükemmel sonu bize Mick Jagger’ın sözlerini hatırlatır, her zaman istediğimizi alamayız, fakat bazen ihtiyacımız olan şeyi alırız.

Steven Knight’ın usta senaryosu ve Tom Hardy’nin büyüleyen performansından avantajlanan Locke, dürüst ve içten bir karakter incelemesi sunuyor.


http://www.beyazperde.com/filmler/film-218456/elestiriler-beyazperde/

Bence; iyi bir film evet, Tom Hardy karakterin ruh durumlarını iyi yansıtmış. Fakat tek mekanda geçtiği için oldukça sabır isteyen, zorlayıcı bir film olmuş.

25 Kasım 2014 Salı

En başarılı 5 Keanu Reeves filmi

En başarılı 5 Keanu Reeves filmi

Arzu Çevikalp, “John Wick” filmiyle sahalara dönen Keanu Reeves filmlerini listedi...

Ortadan kaybolan bazı oyuncular,tekrardan gündeme gelmeye başladılar, onlardan biri olan KeanuReeves, doğru bir karar vererek yeniden,aramıza geri döndü. Üst üste başarısız filmlerde oynayarak hanesine eksi yazdırtan Reeves, yıktığı duvarları yeniden inşa etmiş olsa gerek ki, herkes merakla çok yakında vizyona girecek olan “John Wick” hakkında konuşur oldu. Dahası da var. Bilim kurgu türündeki “Matrix” üçlemesi ile bir hayli hayran toplayan Reeves, “Passengers” isimli filmle bilim kurguya adım atıyor. Yine “Matrix” gibi kafa kurcalayıcı bir konuya sahip olan film,  Reeves’in kariyeri için iyi bir basamak olabilir. Oyunculuğa başlama sebebini yaşadığı sorunlara bağlayan Reeves’in, şu ana kadar oynadığı başarılı filmleri toplu olarak değerlendirelim istedik.

Bundan çok kısa bir süre önce yazdığımız bir yazıda KeanuReeves’in ortadan kaybolduğundan bahsetmiştik. KeanuReeves nihayet sessizliğini bozdu. “47 Ronin” ile kendini gösteremeyen Reeves,“John Wick” filmiyle bomba gibi geliyor, şu ana kadar edindiğimiz bilgilere göre; film hakkında olumsuz eleştiriler yok, genel itibariyle KeanuReeves’in yeniden doğuşuna olanak tanıyan film, dur durak bilmeden ilerleyen sert bir karakterin portresini çiziyor. Henüz izlemeye nail olamadık ama araştırmalarımız neticesinde sanırız bu sefer hüsrana uğramayacağız. Keanu Reeves’i gerçekten gözlerimiz arar oldu, biz onu her haliyle sevdik.  “John Wick” onun yeniden toparlanması adına iyi bir fırsat! Reeves’in“John Wick” dışında da yer aldığı bazı filmler var, ancak onlar hala hazırlık aşamasında…


Keanu Reeves’i bu kadar düşüşe geçiren neydi, sorusunu incelersek zaten ortaya çok ürkütücü bir tablo çıkıyor. Ama bu ürkütücü tabloda resmedilenleri ortaya dökme isteğimiz gitgide büyüyor içimizde, tıpkı bir çığ gibi… KeanuReeves çok zor şartlar altında büyüyen ailesinden kopuk bir hayat sürdüren, kendi içindeki yalnızlığı ve terk edilmişliği yaşayan bir derbeder sanki… Sorunların, sorunları doğurduğu bir dünyanın içinde çırpınan Reeves’in sevgiyi ve mutluluğu yakalayamaması onu hırçın yapmadı, aksine hayata daha çok tutunmasına neden oldu, tabi bir noktaya kadar… Baskılardan ve depresif duygulardan bir türlü kurtulamayan Reeves, tüm sorunlarına rağmen kötü yolu seçmedi, ya da intihar teşebbüsünde bulunmadı. Her ne olursa olsun ayağa kalmaya çalıştı. Zaman zaman ortadan kaybolması hayranlarını çok üzdü belki, ama hayranları onun yeniden sahalara döneceğini biliyordu.

Bir sanatçının düşüşü her zaman kolaydır, peki ya yükselişi…? Reeves’in ailevi sorunları, sevgilisinin gözlerinin önünde ölmesi ve kardeşinin ölümcül hastalığı nedeniyle belli bir döngünün içine girmesi, kaçınılmaz sonun bir tezahürü aslında. Belli ki tüm bu katı problemler Reeves’iiçten içe yemiş. Bu kadar problemi aynı anda yaşayan insanların sonu malum hazin oluyor, bu yüzden beyne giden negatif komutlarla hareket etmemek gerekiyor. Şimdi size Keanu Reeves hakkında hiç tahmin edemeyeceğiniz bazı detaylardan bahsetmek istiyoruz. Reeves’i yakın merceğe aldığımızda; Reeves’in özel yaşamında koruma ile gezmediğini biliyor muydunuz? Hatta Reeves’in öyle özel villası da yok, sıradan bir apartman dairesinde oturuyor. Hayatı olduğu gibi yaşıyor oluşu, bizi ona daha çok bağlıyor. Demek ki, bazı ünlüler gözümüzde büyüttüğümüz gibi değiller, dışarıdan baktığımızda her şey çok farklı görünüyor, ancak buzdağının görünmeyen tarafına ulaştığımızda tüm istatistiki veriler değişiyor, sebebi de önyargının benliğimiz üzerindeki olumsuz etkisi… Bu iç acıtıcı olaylara karşın kendini kısa sürede silkelemeyi başaran Reeves, mücadeleci ruhunu sonuna kadar göstereceğinin de altını çizmiş oluyor böylece…

Son olarak şunu ısrarla vurgulamak istiyoruz: Reeves’in çok lüks bir yaşamı yok belki ama kocaman bir yüreği var, o bir halk adamı, çünkü yokluğun ne demek olduğunu çok iyi biliyor ve o sebeple minimal bir şekilde yaşamını sürdürmeyi yeğliyor. Yani azı karar, çoğu zarar diye düşünüyor, yoksa ufak bir apartman dairesinde nasıl oturabilir ki?  Reeves bu o her şeyi yapar.

Keanu Reeves’in son filmi “John Wick” filmi vizyona girmeden evvel Keanu Reeves listesi yapalım istedik. Listemiz şu şekilde yer alıyor:

1-Matrix (1999): Kulağımıza çalınan bir bilgiye göre; hasta kardeşine yardım etmek amacıyla “Matrix” filminde oynayan Keanu Reeves hayatının en önemli kararını verir. Daha önce adını çok sık duymadığımız Reeves, bu filmle tanınan bir sima haline gelerek, aksiyon ve bilim kurgu filmindeki cesur duruşunu da böylece simgelemiş olur. ‘Postmoderntechnoir’ türünü destekleyen filminçıkış noktalarından biri olan ‘yapay zekâ’, birçok filme ilham olurken, Reeves gibi atik ve korkusuz bir oyuncunun maharetleri ile birleşince de ortaya olağanüstü bir hikâye çıkar. Böylece “Matrix” Reeves gibi bir oyuncuyu Hollywood’a kazandırmış olur. Ardından iki tane daha “Matrix” filmi çekilir. “Matrix” bize şunu anlatır: Makine ve insan arasındaki ilişkiyi güçlendiren film, gerçek dünya ile ‘virtualreality’ ilişkisine göz kırparak, gerçek dünyanın yalnızca beyin odaklı olduğuna dikkat çeker.

2-Devil’s Advocate (Şeytanın Avukatı) (1997): “Şeytanın Avukatı”, isimli aynı romandan uyarlanan film, bir avukatın, şeytani güçleri olan bir karakterin eline düşmesiyle korkunç olaylar başlar. Hayatı alt üst olan avukatın vereceği ‘evet’ cevabı tüm dengeli değiştirir. Tuzaklı akıl oyunlarıyla mücadele etmek zorunda kalan avukatın, aklı karıştığı için kaos yaşıyor oluşu, onu hiç ummadığı bir cehenneme taşır. O cehennem onun çatır çatır yanacağı yerdir. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemeyen avukat, neredeyse akli dengesini yitirmeye başlar, çünkü daha önce böyle bir şeytanla hiç karşı karşıya gelmemiştir. Adalet sisteminin eğrildiği “Şeytanın Avukatı”, şeytani planların havada uçuştuğu, kaynayan bir kazandır sanki… Avukata can veren KeanuReeves’in, Al Pacino gibi bir oyuncunun karşısında tutulmadan ve duraksamadan oynamayı başarması, oyunculuktaki doğallığını göz önüne sermiştir. Koskoca usta oyuncunun karşısında, rahatlıkla oynamak, her oyuncunun harcı değildir. Hele ki oyunculuğa belli bir sebepten ötürü girdiyse!

3-Lake House (Gül Evi) (2006):Paralel kurgu ile aşkı birleştiren “Lake House” farklı zaman ve farklı mekânlarda karşılaşan karakterlerin,birbirlerine tutku ile bağlanmalarını konu alıyor. Bir türlü kavuşamayan karakterler, imkânsızlığın sınırlarını aşmaya çalışıyorlar. Peki, bu imkânsızlığın nedeni zamansal akışın farklılığı mı? Zaman kaymasının ıstırap veren etkisi üzerinde analiz yapan film, ters köşelerden ve tezatlıklardan yola çıkarak sıradan aşkı baş aşağı sallandırıyor ve hikâyenin tersten akmasına yol açıyor. Kurguyu, darbe vuran bir yıkım aracı olarak tanımlayan film, hikâyedeki ulaşılamayan noktayı, kavuşamamak olarak betimliyor. Işık oyunları ile hikâyenin karanlık taraflarını aydınlatan yönetmen Alejandro Agresti, karakterlerin yaşadıkları heyecanı ve zaman zaman hayal kırıklarını fantastik öğelerle harmanlayarak, izleyicinin filme kolayca adapte olmasını sağlıyor. Kimyaları tutan karakterlerin, sadece belirli noktalarda karşılaşıyor oluşları, zamanın bükülemeyeceğini türlü türlü yollarla ifade ediyor. Fantastik aşk filminde de üstün başarısını gösteren Reeves, yine alnının akıyla çıkıyor bu işin içinden…

4-Speed (Hız Tuzağı) (1994):Film, ABD'de 350,448,145 $ kazanç elde ederek aksiyon filmlerinin başını çeker. Film ABD'de gösterime girdiği hafta sonu 14,456,194 $ gelir elde ederek, inanılmaz bir rekor kırar. Acaba bu rekor Keanu Reeves’e mi bağlıdır? Öyle olduğu düşünülüyor. SandraBullock ile güzel bir uyum içinde olan Reeves, aksiyon sahnelerindeki ustalığını ve gözü karalığını çekinmeden perdeye çiviliyor. Hem de ne çivilemek! Fidye istemek adına bombalı saldırılar düzenleyen, bir suçluyu yakalamaya çalışan Keanu Reeves, soğukkanlılıkla bir sürü masum insanı kurtarır. Hızlı aksiyon sahneleriyle kendini göstermeye çalışan Reeves, resmen aksiyon için biçilmiş bir kaftandır, o rol için başka birini düşünemiyoruz bile… “Speed”,Reeves’in kariyerinde çok önemli yere sahiptir, bu yüzden ne zaman Reeves’in adını ansak aklımıza ya “Speed”, ya da “Matrix” gelir. Her oyuncunun Reeves gibi çıkış filmleri vardır elbette…

5-Constantine (2005): 2005 yılının başarılı filmlerinden biri olan “Constantine”in şu ara dizisi yayınlanıyor, ama ne yazık ki dizide KeanuReeves oynamıyor. Aslında “Constantine” filminin dizi versiyonunun ekranları süslemesi bir hayli sürpriz olmuştu bize, belki de filmin dizi olarak yapılmasının başını çeken KeanuReeves’tir. Belli mi olur bu işler… Biz gelelim Constantine filmine… Film; mistik güçler ile Hristiyan mitlerini bir araya getirerek, sıradan şeytan çıkarma yöntemlerini işe yaramıyor diye suya fırlatıyor. Korku öğelerini şeytana yükleyen film, dini ve dini objeleri yüzeysel geçerek,dinin içine girmemize izin vermiyor. Oynayacağı karakteri ve senaryoyu seçmeyi iyi bilen Reeves, rolüne cuk oturarak, kendini oyunculuk alanında geliştirdiğini, bize bu şekilde ispatlamış oluyor. Senaryoda ve karakterde doğru seçim çok önemli olduğu için, bir oyuncunun bunlara dikkat etmesi gerek, Keanu Reeves’i, Keanu Reeves yapan en önemli etmen de doğaçlama yönünün gelişmiş oluşu değil midir zaten? 

kaynak;
http://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/1010071-en-basarili-5-keanu-reeves-filmi

24 Kasım 2014 Pazartesi

Öteki (2013) "The Double" (Sürprizbozan olabilir)

Öteki (2013)
"The Double" (original title)

 93 min  -  Comedy | Drama | Thriller  - Ratings: 6,6/10 from 18.637 users 

A clerk in a government agency finds his unenviable life takes a turn for the horrific with the arrival of a new co-worker who is both his exact physical double and his opposite - confident, charismatic and seductive with women.

Directed by 
Richard Ayoade

Writing Credits  
Fyodor Dostoevsky ... (novella)

Richard Ayoade ... (written by)
Avi Korine ... (written by)

Cast

Cast overview, first billed only:
Jesse Eisenberg ... Simon / James
Mia Wasikowska ... Hannah
Wallace Shawn ... Mr. Papadopoulos
Yasmin Paige ... Melanie Papadopoulos
Noah Taylor ... Harris
James Fox ... The Colonel
Cathy Moriarty ... Kiki
Phyllis Somerville ... Simon's Mother

http://www.imdb.com/title/tt1825157/?ref_=nv_sr_1


Özet & detaylar

Simon'ın işyeri ve evi arasındaki mesafeden ibaret olan hayatı, hayallerini kurduğu kadına ulaşamayarak, annesine tahammül etmeye çalışarak ve en önemlisi çevresi tarafından görmezden gelinerek geçip gitmektedir. Çekingenliği ve içine kapanıklığı kendini daha fazla güçsüz hissetmesinden başka bir sonuca hizmet etmez, yalnızlığı günden güne derinleşir. Bir gün işyerine James adında, tıpatıp kendisine benzeyen bir çalışanın gelmesiyle bu rutinleri yok olmaya başlar. James dış görünüş olarak kusursuz bir şekilde Simon'a benzer, karakter anlamındaysa tam tersidir. James'in karizması, neşeli kişiliği ve centilmen halleri birkaç gün içerisinde çevresindeki herkes tarafından sevilmesini sağlasa da esasında Simon'ın hayatını ele geçirmeye başlamıştır...
Dostoyevski'nin yazdığı dönemde sert eleştirilere maruz kalan eseri Öteki'nin beyazperde uyarlaması olan film, bir adamın yaşarken kendi "öteki"siyle tanıştıktan sonra hayatında erimeye başlayan akli sınırları ve deliliğin kontrolü ele alışını anlatıyor. Filmin yönetmen koltuğunda ilk uzun metrajı Submarine filmiyle dikkatleri üzerine çeken Richard Ayoade bulunuyor.

http://www.beyazperde.com/filmler/film-196629/




Beyazperde eleştirisi Öteki

3,5
Yönetmen, Dostoyevski’nin kısa romanını beyazperdeye başarıyla aktarmış...
Serdar Kökçeoğlu

Submarine ile Wes Anderson tarzı hip bir 'estetisyen' olduğunu kanıtlayan aktör ve yönetmen Richard Ayoade kariyerinin ikinci uzun adımında Dostoyevski’nin 'Öteki' isimli kısa romanını beyazperdeye uyarlayarak hepimizi şaşırtmayı başardı. Altyazı dergisine yazdığım inceleme yazısını için kariyerine yakından göz attığım Ayoade, cool ve hip projelerde rol alarak kendisini ispat etmiş alternatif bir isim. Fakat imza attığı iki uzun metraj sinema filminden yola çıkarak önemli (en azından ilgi çekici) bir sinema yönetmeni olma yolunda da emin adımlarla ilerlediğini söylemek yanlış olmayacaktır herhalde. Filmlerini plastik açıdan şık kılmayı becerdiği gibi edebi referansların yardımıyla derinlikli hikayeler yaratmayı da başarıyor.

Öteki, Jesse Eisenberg’in canlandırdığı Simon ile James arasındaki tuhaf rekabeti anlatıyor. Simon hayatın içindeki görünmez adamlardandır. İşe gelir gider ama ne ofiste ne de özel hayatında bir  ağırlığa sahip olamaz. İyi niyetlidir iyi olmasına ama fazlasıyla pasiftir, diğerleri için önemsizdir. Sonra günlerden bir gün ofiste bir ikizi belirir. İki adam fiziksel olarak tıpatıp benzemekle birlikte, karakterleri ve hayattaki yerleri çok farklıdır. James karizmatiktir, James insanları etkilemeyi başarır, James işini bilir…

Ve James’ın güçlü varlığı ve ağırlığı giderek Simon için bir tehdit oluşturmaya başlayınca, 'ezik' Simon düşmanını yok etmek için riskli bir yola dalar.

Richard Ayoade güçlü metni beyazperdeye aktarırken ister istemez onun psikolojik derinliğini dışarıda bırakıp kitapta olmayan kadın meselesi/rekabeti gibi farklı yollara doğru çekiyor senaryosunu. Fakat film Eisenberg’in güçlü performansıyla zıt kutuplar arasındaki gerilimi ve tuhaf çatışmayı derinlikli bir şekilde hissettirmeyi başarıyor. Filmin retro fütüristik ve Kafkaesk mekan tasarımları da Brazil ve Eraserhead gibi kült klasikleri akla getiren hayal gücü açısından bereketli bir atmosfer yaratıyor.

Sinemacı,doğrusu pek çok yönetmenin elinde iyi sonuç verebilecek, psikolojik derinliği olan usta işi bir hikaye ile sinema tarihinden alınma atmosfer oyunlarını buluşturarak garantili bir yöne dalıyor. Fakat filmi bütün retro zevklerine rağmen güncel ve orijinal yapan, kaynak romanın güncelliğini koruyor olması. Her ne kadar Dostoyevski, olmak istediğimiz, olamadığımız veya olmak zorunda kaldığımız ile aramızdaki uçurumu ve yarılmayı anlatsa da, hikayenin bugünün ofis ortamlarına dair de çok şey söylediği açık. Malum beyaz yakalıların günde 8 (artı ucu açık) saat sömürüldüğü ofis ortamları, ağzıyla kuş tutsa dahi ciddiye alınmayı ve yükselmeyi beceremeyen Simon'larla ve doğru zamanda doğru yerde olmayı daima beceren 'laf çok icraat yok' insanları James'lerle dolu.

Öteki'nin hip ve fantastik oyunlarının altında profesyonelleşmeye dair acı bir hikaye gizli....
http://www.beyazperde.com/filmler/film-196629/elestiriler-beyazperde/


The Double (2013) Öteki


Dostoyevski’nin bugüne kadar niçin beyazperdeye uyarlanmadığı konusunda bir fikrimin olmadığı kısa romanı Öteki’yi alıp kendi bakış açısıyla harmanladıktan sonra sinemaya aktaran Richard Ayoade, ikinci yönetmenlik deneyiminde ilkinde olduğu gibi komedinin sularında gezinse de işin boyutunu biraz değiştiriyor. Jesse Eisenberg ve Mia Wasikowska’nın başrollerinde yer aldığı Öteki, yönetmeninin hayranlık uyandırıcı tarzı ve muhteşem görüntü yönetimi ile nadiren denk geldiğimiz güzellikte bir sanat eseri.

Geçmişte mi yoksa gelecekte mi geçtiğine karar veremediğimiz; daha çok yakın geleceğin distopik bir evreninde, retro yaşam stili ile donatılmış mekanlarda seyreden Öteki, Simon James’in başına gelen tuhaf olaylar silsilesini ele alıyor. Hem ailesi hem de çevresi tarafından (ki buna her zaman gittiği restoranın garsonu da dahil) silik, önemsiz, yönlendirmeye açık bir karakter olarak görülen Simon James, bir gün iş yerine gittiğinde çalışan kartını turnikeye okutamaz. Görevliye kendini tanıtmaya çalışsa da yedi yıldır o merkezde çalıştığını bir türlü kanıtlayamaz. Misafir olarak girdiği binada iş arkadaşları tarafından hayalet muamelesi görür fakat ne yapıp edip tutulduğu Hanna’yla o gün az da olsa muhabbet kurmayı başarır. İşin ilginç yanı, kendisinin fiziksel anlamda kopyası olan James Simon (isim oyunu da pek güzel) da onunla aynı yerde işe başlar. Çok kısa sürede, kendisinin emeklerini de kullanarak iş yerinin yıldız çocuğu olur. Hatta Hanna’nın dahi gönlünü çalar. Neler olduğuna bir türlü anlam veremeyen Simon, gün geçtikçe delirmekten başka bir şey yapamaz hale gelir.

Dostoyevski’nin romanını okumamış olsam da Ayoade’in filminde Simon ve James karakterlerinin bir özün iki parçası olduğunu kabul etmek gerekiyor. Eisenberg’in tanıdık iki tiplemesiyle (biri Zombieland ve seslendirme yaptığı Rio’daki utangaç, sessiz ve ürkek hali, diğeri ise Now You See Me ve The Social Network’teki kendinden emin, sesi gür çıkan, atılgan hali) hayat verdiği karakterlerden Simon insanın karakterini oluştururken James için id demek daha doğru olacaktır. Birinin yapamadığını öteki tamamlıyor ve aslında birbirlerine tamamen ters karakterler. James hakkında pek fazla bilgiye sahip olamasak da Simon’ın öteki halinin ortaya çıkmasından sonra geçirdiği değişimler filmin odak noktasını oluşturuyor. Esasında Simon karakterinin gitgide bazı şeylerden usanması sonucunda büründüğü hal, James’in bir fişekleyici olduğu kadar filmin tuhaf yapısından da güç alarak iddia edebileceğim bir alt ego olduğu yönünde de şüphe uyandırıyor. Tuhaf bir dünyada geçen tuhaf hikayenin sonunda tanık olduklarımız ise farklı yönlerden mizahın kullanıldığı bu iki karakterin bir şekilde birbirlerine bağlı olduğu kanaatini doğuruyor. Yine de yönetmen Ayoade, Simon ve James’in özbenlikteki rolleri hakkında kesin açıklamalar yapmaktan kaçınıyor ve bazı sorunların cevaplarını seyircisine bırakıyor.

Karanlık bir atmosferi olan Öteki, güçlü metni ve başarılı hikaye kurgusunun yanında tam bir yönetmenlik harikası. Oyuncu yönetimi ve performanslarıyla kusursuz sayılabilecek filmin görüntü yönetmeni Erik Wilson’ın hak ettiği övgü ise kelimelerle anlatılamaz. İddialı yapım prodüksiyonunun ve esrarengiz bir atmosfer yaratan ışık oyunlarının yardımıyla, dış mekan çekimlerinden tamamen uzakta kalmasına rağmen harikulade bir sinematografik başarı ortaya koyuyor. Filmi bu yönleriyle ele aldığımızda kusursuza yakın bir bütün oluşturmaya aday olsa da başyapıt olmasına engel olan gizli kimyanın eksikliğini herkes hissedecektir. O bileşiğin formülünü eminim kimse bilmiyor ya da herkes için farklı, önemsiz sayılabilecek noktalardan oluşuyor. Kendi açımdan değerlendirecek olursam hiçbir şekilde empati kuramadığım, sempati de besleyemediğim bir karakteri barındırmayan filmlere karşı ufacık bir mesafe koyduğum doğrudur. Öteki’nin hiçbir karakterine yaklaşamam da elementlerine ayırdığımı varsaydığım bileşiğim oluyor. Sizinki var mı, varsa nedir onu bilmem. Fakat Öteki’nin çok özel, pek güzel bir film olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
http://www.sinematopya.com/2014/06/double-2013-oteki.html

BENCE;

bu film bana yakın zamanda izlediğim Düşman filmini ve bir kült haline gelmiş Brazil filmini anımsattı. Hem distopik, hem fütüristik, üstelik retro bir havası var, adeta 1960larda çekilmiş fütüristik bir film gibi, karanlığı, atmosferi, ofiste geçmesi, anlamsız ama yapılması zorunlu gibi görünen dosya ve fotokopi işlemlerinin olması, hiç bitmemesi fena halde Kafkaesk; bu açıdan da bazı Coen Biraderler filmlerini anımsattı.Simon'ın hoşlandığı kızın fotoğraf ya da çizim gibi şeylerini çöpten toplayıp, yapıştırarark biriktirmesi gibi biraz pasif ama naif ve hoş detaylar da bana Amelie filmini anımsattı doğrusu. Zaten Hannah'ın çizim ritüeli ve Simon'ın onu sinikçe izleyişi de....
Tabi Amelie gibi romantizm ve iyimserlik silsilesi değil, tam tersi. atmosfer, görsellik, dekor, kostümleri, görüntülerdeki renksizlik, bazı absürtlükler, sesler... Son zamanlarda izlediğim en iyi ve ilginç film, çok beğendim. Düşman filmini anımsattı ama bu bana nedense daha doğal geldi, o filmde bir yapaylık/sahtelik vardı bir şekilde...
Çok keyifli bir seyirlik, birbirine zıt karakterleri Jesse Eisenberg çok iyi canlandırmış, Mia Wasikowska'nın yine bence tekinsiz bir cazibesi var ve yakışmış bu filme.
Dostoyevski'nin romanından uyarlanmış film, ne yazmış ama hala güncelliğini koruyor. Bir çarkın dişlileri arasına sıkışmış, her gün emeği sonuna kadar sömürülen ve değer görmeyen, hemen hemen her gün aynı şeyleri yapan, yaşayan ve bunun bazen farkına varamayan, akışa kapılıp giden, 'görünmeyen' insanlar, görmezden gelinenler onlar. Malum günümüzde işinde gücünde, emeğiyle, namusuyla, kendi becerisi, çabasıyla hayatını kazanan, dürüst insanlardan çok 'benim memurum işini bilir'ciler revaçta!
Laf çok icraat yok kıvamında, her alanda yırtınarak, arsızlık ederek, istemeyi, gurursuzluğu, yalakalığı vb düstur edinerek bir yere gelen insanlar çok.

ve bu film bana bir resmi hatırlattı. Zaten filmde de görüyoruz benzer bir kare. Hannah'nın hobileri arasında böyle bir görsel var. Bana Sürrealist ressam Rene Magritte'in "Not to be Reproduced" adlı resmini hatırlattı; http://www.renemagritte.org/not-to-be-reproduced.jsp


22 Kasım 2014 Cumartesi

Genç kuşağın 10 yıldızı

Genç kuşağın 10 yıldızı

Mehmet Açar en az bir sinema filminde başrol oynamış, 30 yaş ve altındaki genç kadın oyuncular arasından öne çıkan isimleri yazdı...
Bu hafta gösterime giren “Deniz Seviyesi”nde başrol oynayan Damla Sönmez, Türk sinemasının genç yıldızlarını akla getirdi. Biz de bu hafta en az bir sinema filminde başrol oynamış, 30 yaş ve altındaki genç kadın oyuncular arasından öne çıkan isimleri bir araya getirdik / Mehmet AÇAR / HT PAZAR
Mehmet Açar en az bir sinema filminde başrol oynamış, 30 yaş ve altındaki genç kadın oyuncular arasından öne çıkan isimleri yazdı...

Farah Zeynep Abdullah


Çağan Irmak’ın “Unutursam Fısılda”sında Ayperi rolünde bir yıldız gibi parlayan genç oyuncu, canlandırdığı her karakteri farklı bir beden diliyle yorumlamayı başarıyor. Ayperi’de kıpır kıpır bir lise öğrencisinin pop yıldızına dönüşümünü “fazla fazla” oynamaktan hiç korkmadan ama abartı tuzağına da düşmeden canlandıran Abdullah, “Kelebeğin Rüyası”ndaki Mediha’yı ise daha sade, sakin oynamıştı. “Bi Küçük Eylül Meselesi” ve oynadığı dizileri de göz önüne alırsak şu an itibarıyla kuşağının en başarılı isimlerinden biri olduğu kesin. (Doğum tarihi: 17 Ağustos 1989)

Neslihan Atagül


Yeşim Ustaoğlu’nun yazıp yönettiği 2011 yapımı “Araf” adlı filminde otoban kenarındaki bir dinlenme tesisinde çalışan genç Zehra rolüyle akıllara kazındı. Taşrada genç olmayı, beklentiler içinde geçen hayatları anlatan filmde Atagül, Özcan Deniz’in oynadığı kamyon şoförüne âşık olan Zehra’yı duyarlı bir yorumla canlandırıyordu. Bu filmle Tokyo’da en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanan Atagül, şimdi “Fatih Harbiye” dizisiyle tüm Türkiye’nin tanıdığı genç bir yıldız. Televizyondan vakit bulursa sinemada da çok iyi şeyler yapacağı kesin. (Doğum tarihi: 20 Ağustos 1992)

Algı Eke


2002’den beri TV dizileri ve filmlerde oynayan Algı Eke’nin yıldızı başrolleri Engin Günaydın’la paylaştığı “Galip Derviş” dizisindeki Hülya Uçar karakteriyle parladı. Romantik komedi türündeki “Kedi Özledi”de seyredenlerin takdirini kazanan Eke, ilk gösterimini 51. Antalya Film Festivali’nde yapan Ömer Uğur’un “Guruldayan Kalpler” adlı filminde canlandırdığı Vicdan karakteriyle, jürinin dikkatini çekemese de festivalin en çok konuşulan oyuncularından biri olmayı başardı. Komediye yatkınlığıyla tanınan Eke, oyunculuk maratonunu sonuna kadar koşmaya hazır bir isim. (Doğum tarihi: 16 Eylül 1984)


Fahriye Evcen


“Yaprak Dökümü” ve “Çalıkuşu” gibi Türk edebiyatı klasiklerinin dizi uyarlamalarıyla şöhrete ulaştı. “Cennet” (2007) ve “Takiye: Allah’ın Yolunda”nın (2010) yanı sıra Ali İlhan’ın 2010 yapımı “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak” filminde Claudia Cardinale’nin gençliğini oynadı.
Özcan Deniz’in bir Güney Kore filminden uyarladığı “Evim Sensin” adlı filminde hafızasını kaybeden Leyla karakterinde, zor ve riskli bir rolün altından kalkmayı başardı. Evcen, doğal bir yeteneğe ve “yıldız tozu”na sahip oyunculardan. (Doğum tarihi: 4 Haziran 1986)

Hazal Kaya


16 yaşından beri kameraların karşısında. Türkiye onu “Aşk-ı Memnu” dizisindeki Nihal rolüyle tanıdı. Okullu bir oyuncu olan Kaya, TV dizilerindeki başrollerini sürdürdü, sinema filmlerinde oynamayı da ihmal etmedi. Usta yönetmen Şerif Gören’le çektiği “Ay Büyürken Uyuyamam”ın ardından, 2014’ün en iyi yerli filmlerinden biri olan “İtirazım Var”da Onur Ünlü’nün yönetmenliğinde kamera karşısına geçti. Çok rahat, samimi bir oyunculuğu var ama sinemada henüz ideal bir projeyle buluşmuş değil. (Doğum tarihi: 1 Ekim 1990)

Beren Saat


Kendi kuşağının, yıldızı en erken parlayan, en verimli oyuncularından biri. 2008 yılında Tomris Giritlioğlu’nun yönettiği “Güz Sancısı”nda Elena’yı oynamadan önce “Hatırla Sevgili” ve “Aşk-ı Memnu” gibi dizilerde başrol oynamış ve ülke çapında şöhrete kavuşmuştu. “Gecenin Kanatları” (2009), “Gergedan Mevsimi” (2012) ve “Benim Dünyam” (2013) gibi filmlerde Serdar Akar, Bahman Ghobadi ve Uğur Yücel gibi yönetmenlerle çalıştı, farklı karakterler canlandırma konusundaki başarısını ispat etti. Ama ne yazık ki sinema kariyeri televizyon kariyerinin gerisinde. (Doğum tarihi: 26 Şubat 1984)

Damla Sönmez


İlk önemli çıkışını İnan Temelkuran’ın yazıp yönettiği, Türkiye’de “mahalleyi ve erkek muhabbetleri”ni en iyi anlatan filmlerden biri olan “Bornova Bornova”daki Özlem karakteriyle yaptı. Liseli bir kızı canlandırdığı ve ödüller kazandığı bu önemli rolün ardından televizyon dizilerinin yanı sıra “Mahpeyker Kösem Sultan”, “Kurtuluş Son Durak”, “Uzun Hikâye” gibi geniş kitleye seslenen filmlerde görev aldı. Onur Ünlü’nün “Sen Aydınlatırsın Geceyi” adlı filminin ardından “Deniz Seviyesi” ile Adana Altın Koza’da en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandı. Şimdilik çok iyi gidiyor ama oyunculuğunun farklı yönlerini de göstermesi gerekiyor. (Doğum tarihi: 3 Mayıs 1987)

Melisa Sözen


Geniş kitleye seslenen popüler yapımlarda olduğu kadar “sanat sineması” başlığı altında değerlendirilen filmlerde de oynaması kariyerinin en dikkat çekici yanlarından biri. Türkiye’deki “sanat sineması” yönetmenleri, istisnalar dışında “karşı mahalle”den pek oyuncu almıyor. Melisa Sözen ise bunların dışında. Çağan Irmak, Derviş Zaim, Nuri Bilge Ceylan ve Yavuz Turgul gibi yönetmenlerle çalışmış olması bunun bir kanıtı. Farklı karakterleri canlandırmakta hiç zorlanmayan çok yetenekli bir oyuncu. “Kış Uykusu” (2014) ve “Av Mevsimi” (2010) gibi filmlerin yanı sıra “Pazarları Hiç Sevmem”de de (2011) çok iyi bir performans çıkarmıştı. (Doğum tarihi: 6 Temmuz 1985)


Özge Özpirinçci


Zülfü Livaneli’nin Atatürk’ün hayatını anlattığı “Veda” (2010) filminde oynadığı Fikriye Hanım rolündeki sade ama güçlü performansıyla dikkat çekti. Bir yerli “Top Gun” denemesi olan “Anadolu Kartalları”nda Üsteğmen Ayşe Dinçer’i, filmi beğenmeyenlerin dahi takdirini kazanarak canlandırdı. Önümüzdeki aylarda onu Tunç Şahin’in Uygar Şirin’in romanından sinemaya uyarladığı “Karışık Kaset”in başrolünde seyredeceğiz. Önümüzdeki yıllarda adını daha çok duyabiliriz. (Doğum tarihi: 1 Nisan 1986)

Berrak Tüzünataç


Kuşağının diğer ünlü genç kadın oyuncularının çoğundan farklı olarak oyunculuğa sinema filmleriyle başladı. 2005’te “Beyza’nın Kadınları” ve “Organize İşler”de oynadı, sonra televizyon dizilerine geçti. Zeki Demirkubuz’un Nahid Sırrı Örik’in romanından sinemaya uyarladığı dönem filmi “Kıskanmak”ta Mükerrem karakterini dikkat çekici bir performansla canlandırdı. Sinemadaki başrolleri Leyla Yılmaz’ın yazıp yönettiği “Bir Avuç Deniz” ve Kemal Uzun’un yönetmenliğinde çekilen büyük bütçeli tarihi savaş filmi “Çanakkale Yolun Sonu” ile devam etti. Komedilerle melodramlar arasına sıkışmış bir sinema ortamında yeteneklerini tam olarak gösterme fırsatı bulamayan oyunculardan. (Doğum tarihi: 2 Kasım 1984)


http://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/1007720-genc-kusagin-10-yildizi

21 Kasım 2014 Cuma

En İyi 25 Bilim Kurgu Filmi!

En İyi 25 Bilim Kurgu Filmi!*

07 Kasım 2013 Perşembe -
ABD'de geçtiğimiz hafta gösterime girdikten sonra gişenin zirvesine oturan "Ender's Game : Uzay Oyunları" ülkemizde de 8 Kasım itibariyle seyircisiyle buluşuyor. Fantastik bilim kurgu filminden ilham alarak sinema tarihinde türün en iyi 25 filmine göz atmak istedik... *Filmstarts.de seçkisi kaynak alınmıştır.

kaynak;
http://www.beyazperde.com/dosyalar/sinema/dosya-50729/


Film: Ender's Game : Uzay Oyunları
Yönetmen: Gavin Hood
Oyuncular: Harrison Ford, Asa Butterfield, Viola Davis, Ben Kingsley
Amerikalı yazar Orson Scott Card'ın roman serisinden uyarlanan film, genç yaşta üstün bir zeka örneği sergileyen çocukların bir eğitim kampında toplanmasını ve askeri donanımla, geleceğin komutanları olarak eğitilmelerini merkezine alıyor. Simülasyon eğitiminde kullanılan yoğun görsel efektlerin yanı sıra, dünyaya saldıracağı düşünülen uzaylı ırkı için yaratılan evren, dil, fiziki tasarım vb. gibi öğeler filmin fantastik unsurlarını da besliyor.
Ülkemizde bu hafta vizyona giren Ender's Game'den ilham alarak sinema tarihinin -şimdilik- en iyi 25 bilim kurgu filmine kısaca göz atmak istedik.

Film: 12 Maymun (Twelve Monkeys)
Yönetmen: Terry Gilliam
Oyuncular: Bruce Willis, Madeleine Stowe, Brad Pitt
Neden? : En Virüslü Filmler dosyasında da andığımız 12 Maymun, virüs kaynaklı bir kıyamet senaryosu ile zamanda yolculuk alt türünü harmanlayan bir örnekti. 1990'lı yılların en iyi filmlerinden biri olarak da gösterilen yapım, yönetmenin en küçük ayrıntıya kadar her şeyi kusursuz biçimde tasarladığı bir atmosfere sahipti. Terk edilmiş evlerden akıl hastanesinin dokusuna kadar her şeyi hesaplayan Gilliam, modern bilim kurgu klasiklerinden birine imza atmıştı.

Film: Ay (Moon)
Yönetmen: Duncan Jones
Oyuncular: Sam Rockwell, Kevin Spacey, Dominique McElligott
Neden? : Yakın dönem bilim kurgu filmlerinin karakteristik özelliklerini taşımayan Ay filmi, odak noktasına her açıdan sıkışmış astronot Sam’i almaktadır. Zira düşük bütçesinden dolayı milyon dolarlık görsel efektlerle yarışamaz ama onun yerine daha mütevazı biçimde, seyirciyi baş karakterin izolasyonuna dahil eder. Tek ‘arkadaşı’ Gerty adında bir bilgisayar olan Sam Bell, ayda karşılaştığı sorunlar sonrası adım adım akıl sağlığından şüphe etmeye başlar… Sam Rockwell'in performansı bilim kurgu sineması için başkarakterin psikolojisinin de ne kadar değerli olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Film: Logan’ın Kaçışı (Logan's Run)
Yönetmen: Michael Anderson
Oyuncular: Michael York, Jenny Agutter, Richard Jordan, Farrah Fawcett
Neden? : Michael Bay imzalı bilimkurgu gerilimi "Ada" aslında Michael Anderson'ın bu karanlık ve distopyan gelecek kurgusunun yeniden yorumu gibidir. Yönetmen filminde konformist bir topluma karşı eleştirel bakış açısına sahiptir ve filmin kırılma noktası da baş kahramanın farkındalığı ile başlar. Film estetiği açısından dönemini yansıtan bir örnek olan yapım, dekorları, kostümleri ile bu anlamda bir bütünlük de arz ediyor.

Film: New York’tan Kaçış
Yönetmen: John Carpenter
Oyuncular: Kurt Russell, Lee Van Cleef, Ernest Borgnine, Donald Pleasence
Neden? : Korku ve gerilim sinemasının usta isimlerinden John Carpenter hem popüler bir örneğe hem de türün gerçek bir klasiğine imza atmıştı. Yakın gelecekte suç oranı çok artmıştır ve Manhattan dev bir suçlular adasına dönüşmüştür. Terörist bir saldırı sonucu Manhattan’a Hava Kuvvetlerine ait bir uçak düşer ve işin içine ABD başkanının da dahil olduğu olaylar silsilesi gelişir… İlk bakışta fark edilmeyen politik alt metni ile ABD’nin atom savaşı korkusuna çelme takan Carpenter, bu filmle siber-punk aksiyon kahramanının arketipini de oluşturmuştur.


Film: Fahrenheit 451
Yönetmen: François Truffaut
Oyuncular: Oskar Werner, Julie Christie, Cyril Cusack
Neden? : Bir bilim kurgu klasiği olan Fransız yönetmen François Truffaut imzalı "Fahrenheit 451", türün hakkı yenen filmlerinden biridir. Ray Bradbury’nin romanından uyarlanan ve Truffaut’ın ilk renkli filmi olan yapım, kitap okumanın dahi yasaklandığı totaliter bir toplum resmi sunmaktaydı. Konusunun yanısıra oyuncu performansları ve müzik kullanımı ile fark yaratan bir örnek.

Film: Gerçeğe Çağrı (Total Recall)
Yönetmen: Paul Verhoeven
Oyuncular: Arnold Schwarzenegger, Rachel Ticotin, Sharon Stone, Ronny Cox
Neden? : Hem aksiyon hem de bilim kurgu açısından her listeye girebilen bu film, özellikle geometrik görsel deneyimi ile akıllara kazınmıştı. 3 göğüslü kadın efsanesi bir yana, film hem baş kahramanın hem de seyircinin sorduğu şu soru ile yerini sağlamlaştırmıştı : Mars’a seyahat sentetik bir biçimde sadece Douglas Quaid’in zihnine mi empoze edilmişti, yoksa Mars’a gerçekten gitti mi? Film daha sonra pek çok insanın aklında, “gerçek deneyimlerimiz ile o deneyimlerin duygusu arasındaki ilişki” gibi soru işaretleri yaratmıştı.

Film: Başlangıç (Inception)
Yönetmen: Christopher Nolan
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Marion Cotillard, Ellen Page, Cillian Murphy, Michael Caine, Joseph Gordon-Levitt, Tom Hardy
Neden? : Bilim kurgu sinemasının aynı türün edebiyat eserlerinden bol bol beslendiğini düşünürsek, orijinal bir fikir üzerinden yaratılmış orijinal bir senaryonun ve o filmin değeri bir kat daha artıyor diyebiliriz. "Güneşin altında söylenecek yeni bir şey kalmadı" kaygısını tek hamleyle yerle bir eden Christopher Nolan, uzaya çıkmadı belki ama bilimkurgunun insan zihninin derinliklerinde de mümkün olabileceğini kanıtladı. Görüntü ve ses dallarında aldığı Oscarlar bir yana, kurgusu, müthiş oyuncu kadrosunun müthiş performansı ve sınırsız bir hayal gücü ile kurduğu dünyaları hesaba katarsak, Başlangıç heykelciklerden çok daha fazlasını sinema tarihine armağan etti diyebiliriz.

Film: Zaman Makinası (The Time Machine)
Yönetmen: George Pal
Oyuncular: Rod Taylor, Alan Young, Sebastian Cabot, Whit Bissell
Neden? : Ünlü bilim kurgu yazarı H.G. Wells'in 1895’te yazdığı aynı isimli romanından George Pal tarafından uyarlanan yapım 1960’ların en iyi filmlerinden biri olmakla kalmadı, zaman yolculuğu alt türünün de öncülerinden biri oldu. Görselliği ile şaşırtan film, gerek Viktoryen tarzda yapılmış zaman makinesi olsun, gerek el yapımı özel efektleri olsun halen etkileyici klasikler arasındaki yerini koruyor. Zira En İyi Görsel Efekt dalında Oscar aldığını da anımsatalım.

Film: Mesaj (Contact)
Yönetmen: Robert Zemeckis
Oyuncular: Jodie Foster, Matthew McConaughey, Tom Skerritt, John Hurt
Neden? : 90 milyon dolarlık bütçesiyle hayranlık uyandıran planlara sahip bir yapım olan Mesaj, seyircide huşu ve korku ile karışık duygular yaratan bir filmdi. Henüz başlangıçtaki planların etkileyiciliği, özel efektler departmanının da ne kadar iyi iş çıkarttığını kanıtlar nitelikteydi. Zemeckis’in filmi, görsel açıdan etkileyici olmakla beraber, hikayede hayatın anlamını sorgulayan bir yön de vardı. Dini ve bilimsel konulara yaklaşımıyla, film aynı zamanda kışkırtıcı bir etkiye de sahipti.

Film: Stalker
Yönetmen: Andreï Tarkovski
Oyuncular: Anatoli Solonitsyne, Nikolai Grinko, Natasha Abramova
Neden? : Bir başka ustalık işi olan Solaris’ten yedi yıl sonra gelen "Stalker", Tarkovsky’nin türe bir vedası gibidir. Öte yandan film uzayda ya da dünyadaki fütürist bir mekanda geçmez. Auteur bir sinemacı olan Tarkovsky, bu filme psikolojik derinlik katmayı tercih etmiştir. Hikaye belli bir bölgede geçer, garip olayların vuku bulduğu gizemli bir alanı takip eder. Öyle ki bu bölgenin kimin tarafından yapıldığı bilinmemektedir, giriş çıkış yasaktır ve ordunun denetimindedir. Ama bölgeye yasadışı olanın girmesi bir "stalker" sayesinde olacaktır. Bu süreçte ona bir yazar ve bir de profesör eşlik edecektir… Film oldukça hassas, bulanık ve karmaşık bir anlatım diline sahiptir, sinemasal şiirsellik ile mistizmin bir karışımıdır.

Film: Maymunlar Cehennemi (Planet of the Apes)
Yönetmen: Franklin J. Schaffner
Oyuncular: Charlton Heston, Roddy McDowall, Kim Hunter, Maurice Evans
Neden? : Maymunların uygarlık olarak insan ırkından öteye geçtiği bir evren kuran film, aslında dönemin politik ve sosyal meselelerinin sinema perdesine yansıması olarak yorumlanabilir. Maymunlar tarafından insanların bir kast sistemine tabii tutulması, ırkçılığın ya da otoriter başka bir sistemin güç sahibi olması gibi konular filmin evrensel geçerliliğini vurgulamaktaydı. Meşhur final sahnesi ise şüphesiz ki Soğuk Savaş dönemine yapılan bir göndermeydi. Kullandığı makyaj teknikleri 1960'lar açısından oldukça etkileyiciydi.

Film: Dünyanın Durduğu Gün (The Day the Earth Stood Still)
Yönetmen: Robert Wise
Oyuncular: Michael Rennie, Patricia Neal, Hugh Marlowe, Sam Jaffe, Lock Martin
Neden? : Filmin seyircisiyle buluştuğu 1951 yılında, uzayın keşfi hala emekleme dönemindeydi. Eldeki sınırlı veriye rağmen yönetmen Robert Wise, karanlık bir gelecekte dünya dışı varlıkların insanlığı nükleer silahlarla tehdit edebilmes ihtimalini kurgulayabilmişti. Bugün Wise’ın vermeye çalıştığı nükleer sialhaları “engelleyin” mesajı belki de çok daha anlamlı. Filmin gösteriminden sonra uluslararası arenada da büyük övgü aldığını hatta en iyi müzik dalında Oscar adayı gösterildiğini de ekleyelim. 60 yılı deviren bu filmin, hem atmosferi hem de taşıdığı mesajların geçerliliği bir bilimkurgu klasiği olmasına yeter.

Film: Yapay Zeka (A.I. Artificial Intelligence)
Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Haley Joel Osment, Jude Law, Frances O'Connor, Sam Robards
Neden? : Yönetmenlik dehalarından biri olan Stanley Kubrick’in yarım kalan projelerinden biri olan yapım, Brian Aldiss’un “Supertoys Last All Summer Long” adlı kısa hikâyesini temel alıyordu. Pek çok kez ertelenen proje ancak Kubrick’in ölümünden sonra yakın dostu olan Steven Spielberg tarafından hayata geçirilebilmişti. Varoluşsal hikâyelerin görsel çarpıcılığı, insan doğası ve yapay zekanın olanakları Kubrick'in analitik bakış açısı ve Spielberg'ün hayal gücü ve bu film için geçerli naif melankolisi ile birleşince, mitsel bir bilimkurgu fablı ortaya çıkmıştı.

Film: Gün Işığı (Sunshine)
Yönetmen: Danny Boyle
Oyuncular: Chris Evans, Cillian Murphy, Rose Byrne, Michelle Yeoh
Neden? : Kıyamet günü teması Danny Boyle’nin filminde güneşin tamamen yok olması üzerinden kurulmuştur. Bunu engellemek için uluslararası bir uzmanlar ekibi kurulur ve uzay gemisi Icarus II’de görevlendirilir. Hedef, güneşin merkezine bir bomba göndermek ve tekrar aktif olmasını sağlamaktır. İngiliz besteci John Murphy’ni müzikleri ve fantastik uzay görüntüleriyle bu film bir bilimkurgu fanı için gerçek bir görsel doyumdur. Öte yandan göz dolduran kadrosuna rağmen, filmin gişede hüsrana uğradığını da ekleyelim.

Film: Geleceğe Dönüş (Back to the Future)
Yönetmen: Robert Zemeckis
Oyuncular: Michael J. Fox, Christopher Lloyd, Lea Thompson, Thomas F. Wilson
Neden? : Sadece 19 milyon dolar tutan bütçesiyle, zaman yolculuğunu komedi türüyle birleştiren Geleceğe Dönüş, kısa sürede ‘kült’ mertebesine ulaşmış yapımlardandır. Hem kaotik hem de sempatik olabilen baş kahramanlar Marty McFly ve sadık dostu Doktor Emmet Brown ile film, klasik tarzda Hollywood eğlencesine bir örnektir. Hem 1950-80’li yıllar arasında gidip gelen zaman yolculuğu temasıyla bilimkurgu türüne hizmet hem de etmiş, hem de romantik komedi temelli hikayesi bu yolculuğu oldukça çekici kılmıştır. Devam filmleriyle gelen hikaye ve karakter bütünlüğü, ilk film ile oluşan hayran kitlesini hüsrana uğratmadan orijinal ve gişe rekortmeni bir üçlemeyi sinema tarihine kazandırmıştır.


Film: Matrix
Yönetmen: Lana Wachowski ve Andy Wachowski
Oyuncular: Keanu Reeves, Laurence Fishburne, Carrie-Anne Moss, Hugo Weaving
Neden? : Milenyum’dan kısa bir süre önce seyirciyle buluşan Andy ve Lana Wachowski kardeşlerin üçlemesi, bilimkurgu sineması açısından yakın zamanın kilometre taşıdır. Sayısız felsefi ve teolojik klişe barındıran film, makineler tarafından yönetilen sanal dünya Matrix’te geçmekteydi. Sadece kullandığı referans noktaları değil, filmin taşıdığı yönetmenlik stili ve aksiyon sahnelerine getirdiği yaratıcı estetik akıllara kazınmış ve pek çok başka sinemacıya ilham vermiştir. Neo’nın siyah camlı gözlükleri, uzun siyah paltosu ve ağır çekimde mermileri durdurması başlı başına popüler kültür nesneleri olarak benimsenmiştir. Hem beslendiği kaynaklar ve yarattığı evren, hem de bunların oldukça “cool” bir tarzda sinemaya aktarılmasıyla türün en iyileri arasına girmeyi hak etmiştir.

Film: Uzay Yolu (Star Trek)
Yönetmen: Robert Wise'dan J.J. Abrams'a.
Neden? : İlk kez 1960'lı yıllarda televizyon seyircisi karşısına çıkan Star Trek / Uzay Yolu geç gelen tv başarısından sonra sinemaya transfer olmuştu. Döneminin popüler işleri gibi bilimkurguyu atmosfer dışına taşıyan Star Trek, yaklaşık 50 yıldır modası hiç geçmeyen bir uzay efsanesi. Hırslı Kaptan Kirk'ün ve mantığın sesi olan Mr. Spock'ın galaksiler arası maceraları, şimdiye kadar toplamda 12 filme ve 6 televizyon dizisine kaynaklık etti. Tüm bu yapımlar içerisinde ise hayranlarının favorisi halen 1982 tarihli Uzay Yolu II: Han’ın Gazabı (Star Trek II: The Wrath of Khan) filmi...

Yönetmenliğini J.J. Abrams'ın üstlendiği, 21.yy'a ait Star Trek filmlerinin sonuncusu ise dünya çapında 465 milyon dolar hasılat elde etmişti:


Film: Solaris
Yönetmen: Andreï Tarkovski
Oyuncular: Donatas Banionis, Jüri Järvet, Anatoli Solonitsyne, Nikolai Grinko
Neden? : Andrei Tarkovsky’nin Stanisław Lem'in klasik eseri Solaris’ten uyarladığı film Sovyet- Rus sinemasının kilometre taşlarından biri olarak tanımlanmaktadır. Tarkovsky’nin klostrofobik ve bir o kadar da dengeli uzay/uzay benzeri atmosferi filmin karakteristiğini oluşturur. Yazınsal haliyle de sıradışı bir eser olan Solaris yönetmenin ellerinde yoğun bir dramdan ziyade, daha anlatım bütünlüğü olan bir filme dönüşmüştür. Şüpheci yorumlara sahiptir ve soyut sorular yöneltir. Rus sinemasının 2001: Uzay Macerası’ olarak konumlandırılan film, merkezine aldığı bilimkurgu motifleriyle “zamansız” filmlerden biridir.

Film: Bıçak Sırtı (Blade Runner)
Yönetmen: Ridley Scott
Oyuncular: Harrison Ford, Rutger Hauer, Sean Young, Daryl Hannah
Neden? : Yine bir Ridley Scott klasiği olan bu yapım, yönetmenin “karanlık gelecek” kurgusunu beyazperdeye taşıdığı mükemmel bir bilimkurgudur. Gösterime girdikten sonra türün belirleyici stilini ortaya koyan yapım, 1980’ler ve 90’lar boyunca pek çok filme de ilham kaynağı olmuş, bilim kurgu sinemasında “tarzın” gelişmesine öncülük etmiştir. Örneğin bugün gayet “doğal” sayılan, “distopik şehirlerin geniş kamera açısıyla verilen atmosferi” Scott’ın sinemaya kazandırdığı öğelerden biridir. Aynı biçimde, hikayede harekete geçileceği zaman bu fikri destekleyen bir felsefe, filmin dramatik yönüne yedirilmelidir...Harrison Ford ve Rutger Hauer ikilisinin performansları da gözardı edilemez.

Film: Yaratık (Alien)
Yönetmen: Ridley Scott
Oyuncular: Sigourney Weaver, Tom Skerritt, Veronica Cartwright, Harry Dean Stanton
Neden? : Alien ile klasik bilim-kurguya “uzayda” yeni standartlar getiren Ridley Scott, yarattığı klostrofobik atmosferin yanısıra  filmi yorumlanmaya açık pek çok işaret ve sembolle donatmıştır. Örneğin Nostromo mürettebatının canı pahasına yaratığı ele geçirme girişiminin altında sağlam bir kapitalizm eleştirisi vardır. Efsanevi fallik tasarımlar, yaratıkların “tecavüzü” ve her şeyi kontrol eden “ana” bilgisayar gibi öğeler filmin çıtasını yükselten bazı diğer öğelerdir. Ayrıca 1979 yılında bir bilimkurgu filminde baş kahramanı kadın bir karakterden seçmek oldukça cesur bir hareket olarak da tarihe geçmiştir.

Film: E.T.
Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Dee Wallace, Henry Thomas, Peter Coyote, Drew Barrymore
Neden? : Elliott’un E.T’yi bisikletinin sepetinde, ayın siluetinde taşıdığı sahne, şüphesiz ki sinemayla ilgisi Titanik ile sınırlı olan seyirciye bile tanıdıktır. Allen Daviaus’un sihirli görüntü yönetmenliği ve John Williams'ın 'rahatsız edici’ müziği, Drew Barrymore ve Peter Coyote’in oyunculuğu ile desteklenince bilim-kurgusal olduğu kadar dokunaklı bir yapım ortaya çıkmıştı. Açılımı The Extra-Terrestrial, yani “dünya-dışı” olan film, “uzaylı ziyaretçi” olgusunu olumlu çizmekle kalmıyor, yalnız bir çocukla bir yaratığın kurabileceği dostluk ilişkisinin de altını, “evrendekiler düşmanımız olmayabilir” teziyle çiziyordu.

Film: Yokedici (The Terminator)
Yönetmen: James Cameron
Oyuncular: Arnold Schwarzenegger, Michael Biehn, Linda Hamilton, Lance Henriksen
Neden? : Şimdiye kadar çekilen dört "Terminator" filmini - ve değeri bilinmeyen televizyon dizisini " Terminator: The Sarah Connor Chronicles" – hesaba katarsak James Cameron’ın yarattığı mitolojinin en sevilen ve en beğenilen filmi Terminatör 2 olmuştur. En iyi aksiyon filmleri kategorisine de sızan yapım, 1984 tarihli ilk filmle şüphesiz ki sağlam bir bilim kurgu temeli kurmuştu denebilir. Seyirciyi apokaliptik bir geleceğe götüren hikayesiyle, devam filmleri de, oldukça başarılı kurulmuş bir zaman yolculuğu temasına hizmet etmişir. Tabii Arnold Schwarzenegger’in bu rolle ne kadar özdeşleştiğini de hesaba katmak gerek…

Film: Metropolis
Yönetmen: Fritz Lang
Oyuncular: Brigitte Helm, Alfred Abel, Gustav Fröhlich, Rudolf Klein-Rogge
Neden? : 1927 tarihli Alman yapımı siyah-beyaz ve sessiz bir film olan Metropolis, o dönemin sinemasına getirdiği yenilikler, sosyal, poltik ve dini meselelere yaptığı göndermeler ve de endüstri toplumunun geldiği noktayı göstermesi açısından sarsıcı bir filmdir. Bugünden bakıldığında Fritz Lang'ın şaheseri olarak yorumlanan yapım Babil Kulesi’nden, Karl Marks’ın çizdiği kapitalist şablona kadar bünyesinde pek çok referansı barındırır. Ezilen işçi sınıfının endüstri toplumundaki yerini gösteren filmde Batı’nın teknolojik yükselişine de kötümser bir bakış açısı vardır. Pek çok bileşiniyle birlikte Lang’ın filmi sadece bilimkurgu türü açısından değil, tüm sinema tarihinin de en önemli filmleri arasındadır.


Film: Yıldız Savaşları
Yönetmen: George Lucas
Oyuncular: Mark Hamill, Harrison Ford, Carrie Fisher, Alec Guinness, David Prowse
Neden? : 1977’de  11 milyon dolarlık orta karar bir bütçe ile ilk Yıldız Savaşları filmine imza atan ve her açıdan bir popüler kültür efsanesinin kapılarını aralayan George Lucas, o günlerde genç ve hırslı bir Hollywood yönetmeniydi. Yarattığı karakterler Luke Skywalker, Yoda, Darth Vader, Han Solo, Obi - Wan Kenobi, Chewbacca, Prenses Leia ve hatta robotlar R2 D2 ve C -3PO 30, neredeyse 40 yaşındalar ama Star Wars mitolojisinin de nesiller boyu hiç yaşlanmadığı ortada. John Williams’ın bestelediği ‘zaman ötesi’ tema müziği ile seyirciyi halen çok çok uzak bir galaksiye götürmeyi başaran Yıldız Savaşları efsanesi, geleceğin teknolojisini öngörmesi bir yana, sınırsız gücün getirdiği kozmik totaliter bir rejimin portresini çizmesi açısından da bilimkurgu sinemasının kare aslarından.

Film: 2001: Uzay Macerası (2001 : A Space Odyssey)
Yönetmen: Stanley Kubrick
Oyuncular: Keir Dullea, Gary Lockwood, Leonard Rossiter, William Sylvester,
Neden? : Bilimkurgu sineması üzerine yazılmış herhangi bir kitap, makale ya da araştırma Stanley Kubrick'in bu efsanevi filminden alıntı yapmadan bitmemiştir. İnsanlığın birincil doğuşundan yola çıkarak, kasvetli geleceğine uzanan yapım, yaptığı tarihsel sıçrama sahnesiyle hafızalara kazınmıştır. Bilimkurgu edebiyatının başucu yazarı Arthur C. Clarke’ın eserinden yola çıkan film, insanın kafasını kurcalayan alt metinleri, onlarca göndermesinin yanısıra,  1960’lı yıllarda kullandığı muazzam görsel efektlerden, müzik kullanımının etkileyiciliğine kadar pek çok nedenle kategorisinin en iyisi olagelmiştir.

2000’lerin En İyi 10 Bilim Kurgu Filmi

2000’lerin En İyi 10 Bilim Kurgu Filmi


Bilim kurgu sineması yeni bin yılla birlikte yönetmenlerin ağzında çiğnediği bir sakız haline gelse de Kubrick’in 2001: A Space Odyssey‘i, Tarkovski’nin Solaris‘i gibi bu türe hakkıyla hizmet eden filmler de çıkmıyor değil. 1902 yılında Melies’in  Le Voyage dans la lune eseriyle başlayan yolculuk, Christopher Nolan imzalı Interstellar ile şimdilik bir dönemeci alma noktasında. İngiliz Film Enstitüsü’nün hazırladığı 2000’lerin En İyi 10 Bilim Kurgu Filmi listesi de bu dönemeçten hemen önce karşımıza çıkmış olan başarılı bilim kurgu filmlerini toparlıyor. Üstelik bütçesine, yaptığı gişeye, Hollywood’da çekilip çekilmediğine(?) bakmaksızın bir liste oluşturulmuş. Henüz seyretmediğiniz film var mı? Yoksa ekran başına geçme zamanı. Ve her zaman dediğimiz gibi, katkılarınızı yorum kısmında bildirmekten çekinmeyin.

Minority Report (2002)

Yönetmen: Steven Spielberg
Philip K. Dick’in kısa öyküsünden uyarlanan bu Steven Spielberg eseri, distopik olup olmadığı konusunda kuşkularımızın olduğu bir gelecekte geçiyor. Tom Cruise’un baş karakter John Anderton’ı canlandırdığı filmde özel bir ekip, suçluları henüz suçlarını işlemeden yakalayabiliyor. İşler, bu ekibin bir parçası olan Anderton’ın şüpheli sıfatıyla suçlanmasıyla birlikte karışıyor. Neo-noir türünün başarılı bir örneği olarak kabul edilebilecek Minority Report, iris tanıma, kendi kendini kullanabilen arabalar, robot böcekler gibi daha şimdiden hayatımıza girmiş bazı teknolojileri karanlık geleceğin bir parçası olarak gösteriyordu. Diğer distopik teknolojilerin hayatımıza girmesi ne kadar zaman alabilir ki?


Primer (2004)

Yönetmen: Shane Carruth
2004 Sundance Film Festivali’nde büyük ödülü kucaklayan Primer, aslında bilim kurgu sinemasında bir dehanın doğduğunu müjdeliyordu. Sinemanın pek ilgi çeken bu türünün, göze güzel gelen ve zihni kurcalayan bir eser ortaya koyulabilmesi için esasen büyük bütçelere ihtiyaç duymadığını da kanıtlıyordu. Yönetmen Carruth’un mühendislikten sinemacılığa geçişinde bir hayır olduğunu da gösteriyor bunlar. Diyalogları, hikaye anlatımı ve tüyler ürpertici senaryosuyla Primer, bilimin pek çok icadının kaza eseri olmasının aksine, oldukça dolu ve donanımlı bir zihnin icadı olarak, gayet bilinçli bir şekilde ortaya çıkmış.

Children of Men (2006)

Yönetmen: Alfonso Cuarón
Gravity ile geçtiğimiz sene Oscar’ı kucaklayan yönetmen Alfonso Cuaron’un P.D. James’in aynı isimli romanından uyarladığı bu filmi gişede tam bir felakete sebep olsa da sinema açısından eşi benzerine nadiren rastlanan bir başarıyı temsil ediyor. 2027 yılında, İngiltere’de geçen hikayesinde dünyanın önceki 20 yılda baş etmeye çalıştığı kısırlık problemini çarpıcı bir şekilde ele alan film, politik bir krizin ortasında, devletin yok etmeye çalıştığı son hamile kadını korumaya çalışan bir sivilin etrafında geçiyor. İnanç, umut ve esaret temalarıyla döşenmiş filmin popüler kültürden aldığı referanslar ise ancak Cuaron gibi zeki bir sinemacının elinden çıkacak bir filme bu kadar yakışabilirdi.

The Host (2006)

Yönetmen: Bong Joon-ho
Bu yıla kadar Güney Kore’nin en yüksek hasılat getiren filmi Bong Joon-ho imzalı The Host idi. Canavar filmi kisvesi altında değerlendirilebilse dahi politik bir hiciv ve çevreyle alakalı problemleri de sınırları dahilinde barındıran The Host, 2000 yılında ABD ordusu için çalışan Koreli bir cenaze işçisinin litrelerce formaldehiti kanalizasyona (haliyle denize) dökmesinden ilham alınarak ortaya çıkarılmış. Bong’un filminde de benzer bir olayın ardından amfibi bir canavarın yarattığı dehşet anlatılıyor. Yönetmenin 2000 tarihli Barking Dogs Never Bite ve suç gerilim türündeki Memories of Murder filmlerinden farklı olarak The Host, Kore’nin takibe alınacak ve bilim kurgu türünde iyi işler ortaya koyabilecek yeni bir yeteneğe gebe olduğunu gösteren bir filmdi The Host.


Timecrimes (2007)

Yönetmen: Nacho Vigalondo
Suratımıza yumruk gibi işleyen ilk yönetmenlik denemeleri ne kadar ileriye gidebilir bilinmez fakat Nacho Vigalondo’nun Timecrimes’ı aralarındaki en iyisi olabilir. Primer gibi Timecrimes da düşük bütçeli bir zaman yolculuğu öyküsü fakat Carruth’un filminden farklı olarak Vigalondo’nun eseri daha hızlı ve eğlenceli bir yapıda seyrediyor. Bir matruşka misali, Timecrimes orta yaşlarındaki İspanyol iş adamı Hector’un bir bilim adamının zaman yolculuğu deneylerine maruz kalmasını anlatıyor. Makineye girip bir saat önceye gittikten sonra Hector’un yaptığı ilk iş kendisini bulmak oluyor ve felaket senaryosu denebilecek olayların ilki bu şekilde başlıyor. Mizahi yönü kuvvetli, akıllıca işlenmiş ve ters köşe yapmayı seven bir film olarak Timecrimes, yönetmenin 2011 tarihli ve gözlerden kaçan filmi Extraterrestrial’in de hikaye anlatımı ve stil bakımından önünü açmıştı.

District 9 (2009)

Yönetmen: Neill Blomkamp
Blomkamp’in yüksek bütçeli, Matt Damon’ın başrolünde oynadığı 2013 tarihli filmi Elysium adından söz etmesi pek de doğru olmayacak bir film olsa da 2009 tarihli çıkış filmi District 9 için aynı şeyleri söyleyemeyiz. Yönetmenin 2005’te çektiği kısa filmi Alive in Joburg’dan uyarladığı bu eser, bilim kurgu türüne beklenmedik bir adrenalin vuruşu yapmıştı. Yabancı düşmanlığı, sosyal ayrımcılık ve ırkçılık mevzularına uzaylıları kullanarak bakmayı tercih eden District 9, sahte belgesel kıvamında çekilen bir eser olarak da cesaretini her yönüyle gösteriyor.

Moon (2009)

Yönetmen: Duncan Jones
İnsan klonlanması bilim kurgu evreninde pek çok kez işlenmiş bir tema. Bu mevzunun gerçekleşmesine daha da yakınlaştığımız 21’inci yüzyılda ise sinemada klonlama öyküleri gittikçe artıyor. Impostor (2001), The Island (2005), Never Let Me Go (2010) ve Clone (2010) gibi filmler, klonlama meselesine farklı açılardan, yine farklı başarılar göstererek yaklaşmıştı fakat Duncan Jones’un çıkış filmi olan Moon kadar etkileyici ve duygusal olanına henüz rastlamadık. Sam Rockwell’in etkileyici performansıyla sırtında taşıdığı filmin tüyler ürperten, minimalist müzikleri de Jones’un bu hikayesinin tamamlayıcı üçüncü unsuru oluyordu. 2001: A Space Odyssey’den bu yana seyrettiğimiz, etkisinden hiçbir zaman çıkamayacağımız nadir filmlerden biri Moon.


Inception (2010)

Yönetmen: Christopher Nolan
Kariyerini bilim kurgu evrenine adayan Christopher Nolan’ın yönetmenlik dehası tartışmaya açık olsa da kardeşiyle ortaya koyduğu senaryoların kendine hayran bıraktığı su götürmez bir gerçek. Dünyaların iç içe geçtiği, rüyalar içinde kaybolduğumuz ve hakkı her ortamda yenen filmlerden Inception da Nolan’ın kariyerinin en ince işlenmiş filmi aslında. Hollywood’un en ünlü simalarının yer aldığı film bir aşk öyküsü, bir film noir, bir suç draması ve bilim kurgu evreninde donatılmış bir aksiyon örneği. Gelecekte pek çok sinemacıya ilham kaynağı olacağının garantisini vermek de için de hiç cüretkar olmaya gerek yok.


Europa Report (2013)

Yönetmen: Sebastián Cordero
Kıt’a olan Avrupa’dan değil, Jüpiter’in en büyük dördüncü uydusu olan Europa’dan bahsediyoruz Cordero’nun bu filmini anarken. Ekvadorlu yönetmenin seyirciyi şaşırtan bu son filmi, found footage diye adlandırdığımız bir alt türün en zekice işlenmiş örneklerinden biri aslında. Devasa gezegenin bu büyük uydusuna yapılan ilk insan harekatını anlatan filmde yönetmen stilistik  anlatımıyla bilim evrenini fantastik evrenle göz alıcı biçimde harmanlıyor. Anamaria Marinca, Embeth Davidtz ve Sharlto Copley gibi isimlerin yer aldığı uluslararası bir oyuncu kadrosu barındıran Europa Report, bir grup astronotun uzak diyarlarda yaşam arayışlarını anlatıyor. Buldukları şey ise güzel olduğu kadar ürkütücü.

Under the Skin (2013)

Yönetmen: Jonathan Glazer
Michael Faber’ın oldukça iyi eleştiriler alan 2000 tarihli romanından uyarlanan Derinin Altında, kariyerinde Birth ve Sexy Beast filmleriyle tanınan ve yıllar sonra sinemaya dönen Jonathan Glazer’ın en yeni filmi. Dünyadaki -özellikle yalnız- erkekleri ağına düşürüp yok eden bir uzaylı kadın Laura’ya odaklanan film, hikaye anlatma gibi bir derdi olmadan duygusal, çekici, büyüleyici ve ürkütücü bir anlatımla seyircisine özgün bir yolculuk vaat ediyor. Scarlett Johansson’ın kariyerindeki en iddialı performansına imza attığı film aynı zamanda bir süredir karşımıza çıkan yapımlar arasında en dehşet verici kadrajlara sahip olması açısından önem arz ediyor. (yazının devamı için bağlantı; http://www.sinematopya.com/2014/02/skin-2013-derinin-altinda.html )


Ve Diğerleri

Looper (Rian Johnson, 2012)

Her (Spike Jonze, 2013)

Upstream Color (Shane Carruth, 2013)

Donnie Darko (Richard Kelly, 2001)

Avatar (James Cameron, 2009)

Sunshine (Danny Boyle, 2007)

A.I. Artificial Intelligence (Steven Spielberg, 2001)

Paprika (Satoshi Kon, 2006)

Coherence (James Ward Byrkit, 2013)


kaynak;
http://www.sinematopya.com/2014/10/2000lerin-en-iyi-10-bilim-kurgu-filmi.html

Popüler Yayınlar - most viewed

özgeçmişim

EBRU E. DÜVENCİ

1980 Tarsus/Mersin.

1998-2002 Mersin Üniversitesi, GSF Resim Bölümü, Yrd. Doç. Cebrail Ötgün Atölyesi’nde Lisans.

2002-2005 Mersin Üniversitesi, SBE Resim Anasanat Dalında, 'Yeni Dışavurumcu Resimde Dramatik Etkiler ve Uygulamalar’ adlı teziyle Yüksek Lisans.

2008 ‘den beri UPSD üyesidir.

Çocukluğundan beri sanata büyük ilgi duyan, annesinin çizimlerinden ve resimlerinden etkilenerek çizimler yapmaya başlayan, her zaman sanatçı olmayı hayal eden Ebru E. Düvenci 1995’te, daha lise yıllarındayken yaz aylarında üniversiteye hazırlık için karakalem çizim dersleri almaya başladı. 1998'de ise Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde lisans eğitimine başlayarak hayallerini gerçekleştirmenin ilk adımını attı. 2002 yılında lisans eğitimini başarıyla tamamladı.

Yüksek Lisans eğitimine başladığı 2002-2003 yıllarından beridir resimlerinde ana tema, günümüz
yaşamının koşuşturması içindeki hız ve harekettir.

Özellikle sokakta hep bir yerlere yetişmeye çalışan, koşan, koşuşturan insanları, yaşamın karmaşasını, hızını ve bu anlık görüntülerdeki izlenimlerini; hareket halindeki figürler ve atmosfer aracılığıyla kendi bulduğu bir tarzla resmetmektedir.


Resimlerini günlük yaşamda karşısına çıkan, gözüne çarpan anlık görüntülerden, kaçırılan anlardan, kimi zaman kendi çektiği fotoğraflardan, dinlediği müziklerden ve izlediği filmlerden ama daha çok kendi gözlemlerinden ve hayal gücünden beslenmektedir.

Sanatı bir yaşam biçimi, içsel bir yolculuk, ruhsal bir gereksinim, kendini ifade etmenin, düşünmenin, dünyayı ve kendini anlamanın, sorgulamanın bir yolu olarak gören Ebru E. Düvenci Mersin’de İçel Sanat Kulübü Teoman Ünüsan Sanat Galerisi’nde 2, Ankara Ziraat Bankası Kuğulu Sanat Galerisi’nde 1 olmak üzere 3 kişisel resim sergisi açmış olup, üniversite yıllarından beri pek çok etkinliğe ve karma sergiye katılmıştır.

2012 Halen çalışmalarını Mersin’deki Atölyesinde, annesi ressam H. Çağla Ertürk

ile birlikte sürdürmektedir.

ÖDÜLLER

2002 Mersin Üni. GSF 2. Geleneksel Resim Yarışması, Başarı ödülü.

2001 Mersin Üni. GSF 1. Geleneksel Resim Yarışması, Mansiyon ödülü.

YER ALDIĞI KATALOGLAR

2008 ARTVİSİT 3 Uluslararası Tasarımcı ve Sanatçı Çalışmaları Kataloğu; sf.204-5.

2007 27 haziran 2007 çarşamba Artella Daily Muse (www.artelladailymuse.com) ropörtaj.

2002 Hacettepe Üni. GSF 1. Ulusal Mezuniyet Sergisi ve Sempozyumu, Sergi Kataloğu;

sf.188.

KİŞİSEL SERGİLER

2010-2011 3. Kişisel Sergi, T.C. Ziraat Bankası Kuğulu Sanat

Galerisi, Ankara.

2010 2. Kişisel Sergi, İçel Sanat Kulübü, Teoman Ünüsan Sanat Galerisi, Mersin.

2007 Kişisel Sergi, İçel Sanat Kulübü, Teoman Ünüsan Sanat Galerisi, Mersin.

ÇEŞİTLİ KARMA SERGİLER / ETKİNLİKLER

2012 Karma Resim Sergisi, Deyim

Sanat Galerisi, Maslak / İSTANBUL

2012 'Hayat Büyük Bir Resimdir' karma resim ve heykel sergisi, Deyim

Sanat Galerisi, Maslak / İSTANBUL

2011 Genç Sanatçılar Müzayedesi – 3, Alif Art Antikacılık A.Ş. , Esma Sultan Yalısı, İstanbul

2011 "Renklerin Dansı" Karma Resim & Heykel Sergisi, Deyim

Sanat Galerisi, Maslak / İSTANBUL

2011 “Sanatla Dans” karma resim sergisi, Deyim

Sanat Galerisi, Maslak / İSTANBUL

2011 "Klasik ve Modern sanatın buluşması" karma resim sergisi, Deyim

Sanat Galerisi, Maslak / İSTANBUL

2011 Genç Sanatçılar Müzayedesi – 2, Alif Art Antikacılık A.Ş. , The Sofa Hotel,

Nişantaşı-İstanbul

2011 Mersin Üniversitesi Mezunlar Sergisi 2, Prof. Dr. Uğur Oral

Kültür Merkezi, Çiftlikköy Kampüsü, Mersin.

2010 “The International Women’s Festival 2010, Turkish Exhibition”, Gama

Gallery, Skala Eressos, Midilli, Yunanistan.

2010 “Genç Plastik Sanatçılar” Sergisi, Yasemin Art Gallery, İstanbul.

2009 “Balık” , İstanbul Deniz Müzesi Sanat Galerisi, İstanbul.

2009 “Küçük İşler”, Ressamlar Derneği Sanatevi, İstanbul.

2009 “96 SANATÇI 96 YAPIT”, Çekirdek Sanat Atölyesi, İstanbul.

2009 “1. Çağdaş Soluklar Sergisi”, Galeri 5, İstanbul.

2008 Karma Yaz Sergisi, MTSO Sanat Galerisi, Mersin.

2008 Karma Resim Sergisi, MTSO Sanat Galerisi, Mersin.

2008 'ARTIK GÜN' Karma Resim Sergisi, Mezitli Belediyesi Sanat Evi, Mezitli/ Mersin.

2007 Karma Resim Sergisi, MTSO Sanat Galerisi, Mersin.

2006 8. Tarsus Gençlik, Kültür ve Sanat Festivali, Karma Fotoğraf Sergisi, Tarsus / Mersin.

2003 Karma Fotoğraf Sergisi, Mersin Üni. Kampüsü Rektörlük Sergi Salonu, Mersin.

2002 Hacettepe Üni. GSF 1. Ulusal Mezuniyet Sergisi ve Sempozyumu,

Çağdaş Sanatlar Merkezi, Ankara.

2002 Mersin Üni. GSF Mezuniyet Sergisi, İçel Sanat Kulübü Galerileri, Mersin .

2002 Mersin Üni. GSF Resim Bölümü Yrd. Doç.Cebrail ÖTGÜN Atölyesi Sergisi,

İçel Sanat Kulübü Galerileri, Mersin .

2002 Çukurova Üni. 10. Bahar Şenliği, Çukurova Üni., Adana.

1999 Mersin Üni. GSF Temel Sanat Eğitimi Çalışmaları Sergisi, İçel Sanat

Kulübü Galerileri, Mersin.

http://ebruduvenci.blogspot.com/

my biography

Ebru E. Duvenci

1980 She was born in Tarsus / Mersin/TURKEY.

1998-2002, She studied in Mersin University, Faculty of Fine Arts, Painting Department,

Assistant Professor. Cebrail Otgun Studio.

2002-2005, She completed Master degree from the Mersin University, School of Social

Sciences, Picture of the Department with thesis by ‘Dramatic Effects in New Expressionist

Painting and Practices’

2008 since a member of the International Association of Plastic Artists

The artist had a great interest in art since childhood, because her mother H. Cagla Erturk was a painter too. She began to make drawings influenced by her mother's drawings and paintings in 80s and early 90s, had always dreamed of being an artist and yet until she reached high school in 1995 summer, began to take drawing lessons for the ability of university exams.

Following, 1998 was the first step in realizing their dreams, began studies in Mersin University Faculty of Fine Arts, Department of Painting. Successfully completed her education in 2002.

Since Master's degree in 2002-2003, the main theme of paintings of modern life in the rush of speed and movement.

Particularly, on her paintings are focusing always running to catch up on the street somewhere, people running, the complexity of life, the speed ; and she depicts her impressions of these snapshots, with her own style figures in motion and the atmosphere .

Her paintings are affected; who stood in daily life, attracted the attention of the snapshots, overlooked moments, movies, music, sometimes photographs taken by herself, but more observations and imaginations.

According to the artist; Art is a lifestyle, an inner journey, a spiritual requirement, self-expression, thinking, a way of understanding herself or life, a self-interrogation path, a way of interrogation of life…

The artist has three solo exhibitions, participated in several group shows since their university years,

her works are in many collections.

2012 continues to live and work in her studio in Mersin/Turkey with her artist mother H. Cagla Erturk.

AWARDS

2002 Mersin University Faculty of Fine Arts, the second Traditional Art Competition, Achievement Award.

2001 Mersin University Faculty of Fine Arts, the first Traditional Art Competition, Honorable Mention.

CATALOGS

2008 ARTVİSİT 3, International Designer and Artist Works Catalogue; page; 204-5.

2002 Hacettepe University, Faculty of Fine Arts 1 National Graduation Exhibition and Symposium, Exhibition Catalogue, page: 188.

SOLO EXHIBITIONS

2010-2011 20 December 2010-07 January 2011, 3rd Solo Exhibition, Ziraat Bank of the Republic of Turkey, Kuğulu Art Gallery, Ankara (capital)/Turkey.

2010 May 14 to 27, 2nd Solo Exhibition, Icel Art Club, Teoman Ünüsan Art Gallery, Mersin/Turkey.

2007 November 2 to 20, 1st Solo Exhibition, Icel Art Club, Teoman Ünüsan Art Gallery, Mersin/Turkey.

VARIOUS GROUP EXHIBITIONS / EVENTS

2012 Group Exhibition, Deyim Art Gallery, Maslak / ISTANBUL

2012 'Life's Big One Picture' group painting and sculpture exhibition, Deyim Art Gallery, Maslak / ISTANBUL

2011 Young Artists Auction - 3, Alif Art Antiques Inc., Esma Sultan Mansion, Istanbul

2011 "Dance of Colors" Exhibition of Painting & Sculpture, Deyim Art Gallery, Maslak / ISTANBUL

2011 "Dance with Art" Group Exhibition, Deyim Art Gallery, Maslak / ISTANBUL

2011 "Classical and Modern Art Meeting" group art exhibition, Deyim Art Gallery, Maslak / ISTANBUL

2011 Young Artists Auction - 2, Alif Art Antiques Inc The Sofa Hotel, Nişantaşı-Istanbul

2011 Mersin University Alumni Exhibit 2, Prof. Dr. Ugur Oral Culture Center, Ciftlikkoy Campus, Mersin.

2010 "The International Women's Festival 2010, Turkish Exhibition", Gama Gallery, Skala Eressos, Lesvos, Greece.

2010 "Young Plastic Artists" Exhibition, Jasmine Art Gallery, Istanbul.

2009 "Fish", Istanbul Naval Museum Art Gallery, Istanbul.

2009 "Small Works", Art House Painters Association, Istanbul.

2009 "96 Artists 96 Works", Art Studio, Istanbul.

2009 "1st Exhibition of Contemporary breathes", Gallery 5, Istanbul.

2008 Summer Group Exhibition, Art Gallery of MTSO, Mersin.

2008 Group Exhibition, Art Gallery of MTSO, Mersin.

2008 'now days' Art Exhibition, City Art House Mezitli Mezitli / Mersin.

2007 Group Exhibition, Art Gallery of MTSO, Mersin.

2006 8. Tarsus Youth, Culture and Art Festival, Photography Exhibition, Tarsus / Mersin.

2003 Photography Exhibition, Mersin University. Campus President's Exhibition Hall, Mersin.

2002 Hacettepe University Faculty of Fine Arts Graduation Exhibition and the 1st National Symposium, Contemporary Arts Center, Ankara, Turkey.

2002 Mersin University, Faculty of Fine Arts Graduation Exhibition, Icel Arts Club Galleries, Mersin

Mersin University

2002. Faculty of Fine Art Department Asst. Prof. .Cebrail OTGUN Workshop Exhibition, Icel Arts Club Galleries, Mersin.

2002 Cukurova University in The 10th Spring Festival, Cukurova Univ., Adana, Turkey.

1999 Mersin University, Faculty of Fine Arts, Basic Art Education Studies Exhibition, Icel Art Club Galleries, Mersin.


click for see my art;

http://ebruduvenci.blogspot.com/