Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

28 Mart 2015 Cumartesi

25 Efsanevi Yönetmen-Oyuncu İşbirliği

25 Efsanevi Yönetmen-Oyuncu İşbirliği

Gün gelir bazı yönetmenler, vazgeçemedikleri bazı oyuncuları alıp kariyerlerinin en iyi filmlerine imza atmak için onlarla uzun süreli işbirliği içine girerler. Bazen üç film, bu ikiliyi unutulmaz kılmaya yeter; bazen de film sayısı elli ikiye kadar yükselir. Efsane yönetmenlerin efsane oyuncuları yanlarına alarak efsane sinema filmleri ortaya koyması, yalnızca yakın çağda değil sinemanın her döneminde görülmüştür. Bazıları evlenmiş, bazıları ise kadim dost olarak yedinci sanata hizmet vermeye devam etmiştir. Aşağıdaki liste ise Taste of Cinema’nın hazırladığı bu en unutulmaz, en efsanevi 25 yönetmen-oyuncu işbirliği temasının altını eşeliyor ve ortaya dünya sinema tarihinin en ölümsüz isimlerinden oluşan harikulade bir külliyat çıkıyor. Zaman kapsülünde iyi yolculuklar!

25. Jeff Nichols & Michael Shannon (4 film)
Seyredilmeli: Shotgun Stories, Take Shelter & Mud

Listenin ilk ikilisi diğerlerine kıyasla pek yeni sayılabilecek Jeff Nichols ve Michael Shannon. Usta bir aktör olduğunu defalarca kanıtlamış olan Shannon’ın yanında Nichols’ın çıkış yaptığı üç film de kendisinin son dönemlerde Hollywood’dan türemiş en muhteşem yönetmenlerden biri olduğunu gösteriyor. Shannon, Nichols’ın bugüne kadar çektiği üç filmde de yer aldı ve post prodüksiyon aşamasındaki dördüncü filmi olan bilim kurgu denemesi Midnight Special’da da rol alacak. Yukarıda yer alan üç film de hem eleştirmenlerden hem de seyirciden oldukça iyi eleştiriler almış; Mud ise Cannes’da Altın Palmiye için yarışmıştı. Umarız bu ikili daha uzun yıllar boyunca birlikte çalışmaya devam eder zira aksini ummak için herhangi bir sebep yok.

24. Mel Brooks & Gene Wilder (3 film)
Seyredilmeli: The Producers, Blazing Saddles & Young Frankenstein

Listedeki işbirliği içeren ortaklıklardan en azına sahip olan Mel Brooks ve Gene Wilder’ın bu haliyle bile listeye girmemesi ayıp olurdu. Brooks’un kariyerine baktığımızda Wilder’ın başrollere hayat verdiği 1967 ila 1973 tarihleri arasındaki eserleri, onun yönetmenlik macerasının zirve noktalarıydı diyebiliriz. Bu üç filmin üçü de komedi klasikleri arasına girmiştir. Fakat aynı başarı Wilder’ın o dönemlerde yaptığı Willy Wonka & the Chocolate Factory için söylenemez. Oyuncu, daha sonra Brooks’un senarist arkadaşı Richard Pryor ile birlikte çeşitli filmler çekmişti. Wilder, Brooks’la olan ilişkisi için “eğer onunla tanışmamış olsaydım şimdilerde bir akıl hastanesinde yatıyor olurdum” demiştir.

23. Pedro Almodóvar & Penélope Cruz (5 film)
Seyredilmeli: All About My Mother, Volver & Broken Embraces

Penélope Cruz’un Almodóvar ile olan işbirliği, yönetmenin Live Flesh filminin açılış sekansında bir otobüste doğuran orospu kadın rolüyle başlamış ve bir sonraki filmi All About My Mother’da çok daha büyük bir hale bürünmüştü. Aradan yedi yıl geçti, Almodóvar iki film daha yaptı ve Cannes dahil bir çok yerden en iyi kadın oyuncu ödülüyle onurlandırılan Volver geldi. O günden sonra iki film daha yapan ikilinin ileride de birlikte çalışacağını düşünmek hayal olmaz zira Almodóvar’ın güçlü kadın başrol tutkusunu herkes biliyor ve bu açıdan bakınca Cruz’dan daha iyisini bulması biraz zor.

22. Mike Leigh & Lesley Manville (6 film)
Seyredilmeli: Topsy-Turvy, All or Nothing & Another Year

Mike Leigh için oyuncuların yönetmeni demek doğru olacaktır zira kendisinin, çalıştığı tüm oyunculara inanılmaz derecede doğal performanslar aşılama gibi bir yeteneği var. Leigh ayrıca daha önce çalıştığı isimlerle yeniden çalışmayı da seven bir sinemacı ve bu oyuncuların hepsi bu listede yer almayı hak ediyor fakat aralarından biri öne çıkıyor: Lesley Manville. İlk olarak yönetmenin 1988 tarihli High Hopes’unda gördüğümüz usta aktris daha sonra Altın Palmiye kazanan Secrets & Lies’da oynadı. Sonraki iki işbirliği sayesinde Manville Londra Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri’ne biri yardımcı, diğeri başrol kategorisinden aday gösterildi. 2010 tarihli Another Year’da yılın en iyi performanslarından birine imza atan Manville, harika bir filmde harika biçimde yaratılmış bir karaktere hayat verdi, pek çok adaylık elde etse de Oscar’larda ne yazık ki haksız bir biçimde adı bile geçmedi.

21. Luis Buñuel & Fernando Rey (4 film)
Seyredilmeli: Viridiana, The Discreet Charm of the Bourgeoisie & That Obscure Object of Desire

Luis Buñuel, Fernando Rey ile ilk filmini yaptığında halihazırda 30 senedir yönetmenlik yapan bir sinemacıydı. O sebeple ikilinin işbirliği için biraz geç kalındı desek yanlış olmaz. Buñuel’in altın çağı olarak nitelendirebileceğimiz ve Un Chien Andalou, L’Age D’or gibi filmleri yaptığı ilk döneminin ardından Rey’in oyunculuğuyla katkıda bulunduğu ikinci Fransız dönemi de önemli eserlere yataklık etmişti. İkili ilk olarak 1961 tarihli Viridiana’da bir araya geldi -ki bu film Luis Buñuel’in en iyi eseri olarak kabul görmektedir ve Altın Palmiye’nin de sahibi olmuştur. Aradan dokuz yıl geçtikten sonra 1970’te leziz Tristana’da tekrar bir araya gelmişlerdir, ki bu film de o sene yabancı dilde en iyi film kategorisinde Oscar adaylığı elde etmiştir. İki sene sonra birlikte çalıştıkları The Discreet Charm of the Bourgeoisie ise bu laneti kırıp Oscar’ı kucaklamıştır. 1974’te Rey olmadan bir film daha çeken Luis Buñuel, son filmi That Obscure Object of Desire için tekrar dostuyla bir araya gelmiş, bir kez daha Oscar’a aday olmuştur. Film, eleştirmenlerce yere göğe sığdırılamamış ve çok çeşitli ödüllere layık görülmüştür. Son filmiyle emekliye ayrılan Luis Buñuel, altı sene sonra Meksika’da hayata gözlerini yummuş, Rey ise 1994 senesindeki vefatına kadar film çekmeye devam etmiştir.

20. Martin Scorsese & Leonardo DiCaprio (5 film)
Seyredilmeli: The Departed, Shutter Island & The Wolf of Wall Street

Scorsese ve DiCaprio arasındaki işbirliği, yönetmenin bu listede iki kez yer almasının esas sebebi fakat diğeri için biraz daha beklemeniz gerekiyor. İkilinin ilk iki filmi Gangs of New York ve The Aviator çok başarılı gözükse de Scorsese’nin son yirmi yıldaki performansına kıyasla benzer formda olmadığını gösteriyordu. Ne zaman ki DiCaprio ile birlikte 2006 tarihli The Departed’ı yaptı, işte o zaman Scorsese tekrar oyuna girdi ve çok uzun yıllardır özlem çektiği Oscar heykelciğine kavuştu. 2010 yılında yaptıkları The Shutter Island, Scorsese’nin bugüne kadar en çok hasılat getiren filmi olarak tarihe geçti. Son çalışmaları The Wolf of Wall Street ise DiCaprio’ya Oscar adaylığı getirmesinin yanı sıra bugüne kadar hiç olmadığı kadar altın heykelciğe yaklaşmasını sağladı.

19. Wes Anderson & Bill Murray (7 film)
Seyredilmeli: Rushmore, The Life Aquatic with Steve Zissou & Fantastic Mr. Fox

Her ne kadar Bill Murray’nin standart komedi filmleri yapmaktan çok daha öte bir yeteneği olsa da bunun ortaya çıkışı, Wes Anderson’ın 1998 tarihli Rushmore’u ile olmuştu. O günden beri Anderson’ın yönettiği her filmde yer alan Murray için Rushmore bir dönüm noktasıydı ve kariyerinin en iyi performansını sergiliyordu. Biraz cesurca gelecek belki ama eğer kendisi Anderson ile birlikte çalışmıyor olsaydı onu Lost In Translation ve Jim Jarmusch’unkiler gibi ciddi filmlerde görüyor olmazdık. İkilinin daha pek çok projede bir araya gelmesini ummak hata olmaz.

18. John Woo & Chow Yun-Fat (5 film)
Seyredilmeli: A Better Tomorrow, The Killer & Hard Boiled

John Woo ve Chow Yun-Fat’in birbirlerine büyük birer şükran borcu var. Woo’nun 18 yıllık bir yönetmenlik kariyeri var fakat başlarda çok da parlak bir kariyer değildi bu. Hong Kong’dan Tayvan’a giden Woo, 1986 tarihli projesi A Better Tomorrow’da zorunlu oyuncu değişikliğine gidip Chow’la bir araya gelmeselerdi muhtemelen sinema eksik kalacaktı. Film çok büyük bir başarı sağladı ve Hong Kong sinemasının çehresini baştan aşağı değiştirdi. Woo, o bölgeden çıkan en büyük yönetmenlerden biri olurken Chow ise Hong Kong sinemasının ikonu haline geldi. Bir sene sonra devam filmi için bir araya gelen ikili, ondan iki sene sonra The Killer’ı yaptı ve bu film, kendi janrı içinde zirve noktasına ulaşan bir eser oldu.  1992’de Hard Boiled’da aralarına Tony Leung ve Anthony Wong’u aldılar. Ondan sonra Woo Hollywood’un yolunu tuttu, Chow ise Hong Kong’un en büyük film yıldızı olarak gününü gün etti. Her ikisi de kariyerlerinde bir daha böylesi büyük başarılara imza atamadı.

17. Federico Fellini & Giulietta Masina (7 film)
Seyredilmeli: La Strada, Nights of Cabiria & Ginger and Fred

Listenin ilk karı-koca/oyuncu-yönetmen ilişkisi Federico Fellini ve Giulietta Masina sayesinde önümüze geliyor. 50 sene boyunca evli kalan çift bu dönemde birlikte 7 filme imza atmıştı. İlk olarak Fellini’nin ilk yönetmenlik denemesi Variety Lights’ta çalışmış, daha sonra iki yılın ardından, 1952 tarihli The White Sheik’te bir araya gelmişlerdi. Bu filmde Masina, Cabiria isimli bir fahişeyi canlandırıyordu.

İki yıl daha geçti aradan ve Fellini’nin ilk uluslararası başarısı olan La Strada ile yıldızları parladı. Film, yabancı dilde en iyi film Oscar’ını kazandı ve daha pek çok ödülü evine götürdü. Sonraki sene Venedik’te Altın Aslan kazanan Il Bidone’yi yaptılar. 1957’de ise Masina’nın daha önce canlandırdığı fahişenin hayatını anlatan The Nights of Cabiria geldi. Eğer Fellini’nin kariyerinde La Strada, La Dolce Vita ve 8 ½’ı gölgede bırakabilecek bir film varsa, o da bu filmdir derler. Sonraki 11 yıl boyunca birlikte çalışmayan çift, 1968’de Juliet of the Spirits’i yapıp 18 yıllık bir başka mola evresinde girdi. Sıradaki film Ginger and Fred’de Fellini’nin iki işbirlikçisi; Masina ve Marcello Mastroinanni birlikte rol aldı. Bu film ikilinin birlikte yaptığı son filmdi ve 1993 yılında beş ay arayla Fellini ve Masina gözlerini hayata yumdu.

16. Billy Wilder & Jack Lemmon (7 film)
Seyredilmeli: Some Like It Hot, The Apartment & The Fortune Cookie

Listedeki bir diğer komedi ikilisi Wilder ve Lemmon’ın işbirliği aslında patlama yaratan bir kıvılcımla başladı: 1959 tarihli Some Like It Hot, hala pek çokları tarafından tarihin en iyi komedi filmi listelerinin zirvesine kondurulur. Filmin son repliği olan “well, nobody’s perfect (eh, kimse mükemmel değildir)”, popüler kültür hiti olmuş, Lemmon ise bu performansıyla sayısız ödüle layık görülmüştür. Sonraki sene yaptıkları The Apartment, Oscar ödüllerinde en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi senaryo ödülleriyle onurlandırılmıştır. Bu filmdeki işiyle Oscar kazanamayan Lemmon, pek çok başka ödülü kucaklamıştır. Sonra sırasıyla Irma La Douce, The Fortune Cookie (ki bu filmle beraber Lemmon, oyuncu ruh eşi olan Walter Matthau’yu bulmuştur), The Front Page ve Wilder’ın 1981 tarihli son filmi Buddy Buddy’yi yapmışlardır fakat hiçbiri ilk film kadar muhteşem olmamıştır.

15. John Cassavetes & Gena Rowlands (7 film)
Seyredilmeli: Faces, A Woman Under the Influence & Opening Night

Listenin ikinci karı-koca/oyuncu-yönetmen çifti Cassavetes ve Rowlands oluyor. 1954 yılında, her ikisi de oyuncu iken tanışıp evlenen çift ilk olarak 1963 yılında, Cassavetes’in anaakıma en yakın eseri A Child is Waiting’de birlikte çalışmıştı. Bu filmde Rowlands yardımcı roldeydi, başrolde ise Judy Garland yer alıyordu. Esas patlama noktaları ise beş sene sonra Faces ile gerçekleşti. Filmin yapımı üç sene sürmüştü ve büyük bir bölümü de Cassavetes’in evinde çekilmişti. Üç Oscar adaylığı elde eden Faces, Venedik Film Festivali’nde toplamda 5 ödüle layık görülmüştü. Sonrasında yaptıkları komedi örneği Minnie and Moskovitz’i bir kenara koyarsak, 1974 tarihli A Woman Under The Influence, her ikisi için de bir dönüm noktası oldu ve Oscar’a aday gösterildiler. Rowlands, bu filmde aklını oynatan bir kadına hayat veriyordu -ki sinema tarihinin en görkemli aktris performanslarından birine imza atmıştı. Bu filmden sonra üç çalışmada daha bir arada olan ikilinin birlikteliği, Cassavetes’in 1989’da ölümüyle sona erdi.

14. Paul Thomas Anderson & Philip Seymour Hoffman (5 film)
Seyredilmeli: Boogie Nights, Magnolia & The Master

Ölümüyle herkesi şok eden Hoffman ve yaşayan yönetmenler arasında en yenilikçi ve eleştirel dili en güçlü isimlerden Anderson’ın bir araya geldiklerinde ortaya koyduğu filmlere hayranlık beslememek mümkün değil (gerçi Hoffman’ın oynamadığı Anderson filmi sayısı yalnızca bir). Hard Eight’le başlayan işbirlikleri sayesinde Hoffman kendi gücünü tüm sinema camiasına göstermiş fakat esas patlamayı Boogie Nights ile yapmıştı. Punch-Drunk Love’da daha küçük bir rolle karşımıza çıkan Hoffman, Magnolia’da ise bir öncekine kıyasla daha sempatik bir karaktere hayat veriyordu. There Will Be Blood’da yanına bir diğer güçlü aktör Daniel Day-Lewis’i almayı seçen Anderson, sonraki filmi The Master’da Hoffman’a hayatının performanslarından birini sunma imkanı veriyordu.

13. Ingmar Bergman & Liv Ullmann (9 film)
Seyredilmeli: Persona , Cries and Whispers & Autumn Sonata

Tarihin en efsanevi çiftlerinden Ingmar Bergman ve Liv Ullmann’ın beyazperde işbirliği, ortaya kendileri kadar efsanevi filmlerin çıkmasına yardımcı olmuştu. Bergman, aynı oyuncularla çalışmayı sevdiği için bu listede iki kez yer alan yönetmenlerden biri. Hayat arkadaşı Ullmann’la biri televizyon dizisi olmak üzere 9 çalışmada bir araya geldiler. 1966-1977 yılları arasında yaptıkları filmler klasik sinemanın mihenk taşları arasında yerini aldı. Aynı Max von Sydow gibi Ullmann da Bergman’ın kasvetli sineması için en uygun tercihlerden biriydi. Ünlü aktris, Bergman’la yaptığı filmler sayesinde pek çok ödüle layık görülse de ikilinin en çok sevilen ve bilinen filmi, Ullmann’ın konuşmayı kesen ünlü bir aktrise hayat verdiği Persona oldu.

12. Federico Fellini & Marcello Mastroianni (5 film)
Seyredilmeli: La Dolce Vita, 8 ½ & Ginger and Fred

Fellini ve Mastroianni’nin kaderiydi birlikte çalışmak. Ünlü aktörün oyunculuk stilindeki hafif absürtlük ile Fellini’nin sürreal dokunuşları birbirini harika bir şekilde tamamlıyordu. Yönetmen, Rossellini’nin yeni gerçekçi başyapıtlarının senaristi olarak ve La Strada, The Nights of Cabiria gibi kendi filmleriyle uluslararası arenada kendini tanıtmayı başarmıştı, Mastroianni’nin şöhreti ise daha çok İtalya ile sınırlıydı. Ne zaman ki 1960 tarihli La Dolce Vita’da bir araya geldiler, o zaman her ikisinin de kariyerinde bir sıçrama yaşandı. Altın Palmiye’den tutun, pek çok ödüle kavuşan bu film tüm dünyada bir hit haline geldi. Üç yıl sonra lotoyu bir kez daha 8 ½ ile tutturdular. Bu filmler Fellini’yi bugün bilinen auteur kimliğine kavuşturdu, Mastroianni’yi ise Avrupa’nın en büyük yönetmenleriyle birlikte çalışacak üne sürükledi. 8 ½’ın ardından 17 yıl boyunca birlikteliklerine ara verseler de daha sonraki çalışmalarıyla, öncekilerin tadını yakalamayı hiçbir zaman başaramadılar. Yalnızca 1986 tarihli Ginger and Fred eski atmosferi yakalayabildiler.

11. Yasujirô Ozu & Setsuko Hara (6 film)
Seyredilmeli: Late Spring, Early Summer & Tokyo Story

12 yıl boyunca Ozu ve Hara toplamda altı film yaptılar ve bunların her biri, sinemanın en önemli eserleri arasında yerini aldı. Öyle ki Tokyo Monogatari, şimdilerde tüm dünyadan yüzlerce yönetmen arasında yapılan ankette tarihin en iyi filmi olarak kabul görmüş bulunuyor. Söz konusu altı filmin altısı da Hara’nın kariyerindeki en iyi işler olarak gösteriliyor; tesadüfe bakın ki Ozu’nun kariyeri için de Hara’yla yaptığı filmler konusunda aynı şeyi söylemek mümkün. Hara, henüz 43 yaşındayken, 1963 yılında oyunculuğu bıraktı -ki o sene Ozu da hayata gözlerini yummuştu-, bir anda halkın ve sinemaseverlerin gözünün önünden de kayboldu. Sebebi bilinmese de bu kayboluşun ardında Ozu’nun ölümüyle gelen romantik boşluk olabileceği dedikoduları dönmeye başladı. Hiçbir zaman evlenmeyen Hara, Japonya’da “ebedi bakire” olarak anılmaya başladı ve Ozu’yla beraber filmlerini çektikleri Kamakura’ya taşındı. Hala da orada yaşıyor.

10. Wong Kar-Wai & Tony Chiu Wai Leung (7 film)
Seyredilmeli: Chungking Express, Happy Together & In The Mood For Love

Aynı oyuncularla defalarca çalışmayı seven bir diğer yönetmen Wong Kar-Wai ve onun filmlerinin pek çoğunda rol almış Tony Leung’un işbirliği 1990’da başladı ve hala sürüyor. Wong’un Hong Kong’da çektiği dokuz filmden yedisinde Leung rol almış durumda, o derece! Days of Being Wild ile başlayan ilişkileri, bir sonraki çalışmaları Chungking Express ile patlama yarattı ve Hong Kong Film Ödülleri’nde en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu ödüllerini kazandılar. Böylece uluslararası camiada tanınmaya başladılar ve aynı yıl Ashes of Time isimli bir film daha yaptılar. Wong’un sonraki filmi Fallen Angels’ta bir araya gelmeseler de ondan sonra yönetmenin Hong Kong’da çektiği tüm filmlerde rol alan Leung, Altın Palmiye kazanan efsanevi In The Mood for Love’da da başrolde yer aldı. İkilinin son çalışması ise geçen sene görücüye çıkan ve Leung’un, Bruce Lee’nin akıl hocası Ip Man’ı canlandırdığı 2 dalda Oscar adayı The Grandmaster oldu.


9. David Lean & Alec Guinness (6 film)
Seyredilmeli: Great Expectations, Bridge on the River Kwai & Lawrence of Arabia

38 yıllık oldukça büyük bir süreçte David Lean ve Alec Guinnes, toplamda 6 filmde birlikte çalışma fırsatı buldu. Bunlardan çoğu başyapıt olarak nitelendirildi ve Lean, Guinnes’i “şans meleği” olarak lanse etti. 1946 ve 1948 tarihli iki Charles Dickens uyarlaması olan Great Expectations ve Oliver Twist ile başlayan işbirlikleri 19 yıllık bir moladan sonra efsanevi Bridge on the River Kwai ile yeni bir başlangıca sürüklendi. Film, Oscar, BAFTA ve Altın Küre ödüllerinde en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu ödüllerine layık görüldü. Eğer size Kwai yeterince büyük gelmediyse, ikilinin sonraki çalışması Lawrence of Arabia’yı verelim! 1962’de vizyona giren eser, epik filmlerin en epiği olarak tarihe adını altın harflerle yazdı ve güneş sistemindeki neredeyse her ödülü kucakladı.

8. Kenji Mizoguchi & Kinuyo Tanaka (15 film)
Seyredilmeli: The Life of Oharu, Ugetsu & Sansho the Bailiff

Kenji Mizoguchi ve Kinuyo Tanaka, on yıllık bir süreçte birlikte toplamda 15 film yapmayı başardı. 1944 senesinde Danjuro Sandai ile başladı ve 1954’te The Woman in the Rumor ile son erdi işbirlikleri. Mizoguchi, filmlerindeki kadın karakterler konusundaki özeniyle biliniyordu; onların Japon toplumundaki yeri üzerine duruyordu ve Tanaka’nın bu roller için biçilmiş kaftan olduğu gerçeği vardı. Mizoguchi, bu duruşuyla ilk majör feminist yönetmen unvanına sahip oldu. İkilinin işbirliği, Japon Yönetmenler Birliği’nin Tanaka’yı Nikkatsu Stüdyoları’nda yönetmen olarak çalıştırma teklifine Mizoguchi’nin karşı çıkmasıyla sona erdi. Tanaka, yönetmen dostunu bir daha asla affetmedi ve onunla çalışmadı. Ayrıca belirtmek gerekir ki Tanaka, Ozu’nun da pek çok filminde boy göstererek, efsane isimlerle çalışıp Japon sinemasının en ünlü simalarından biri olmuştur.

7. John Ford & John Wayne (21 film)
Seyredilmeli: Stagecoach, The Quiet Man & The Searchers

Yönetmen ve oyuncuların birlikte çalıştığı film sayısında listenin ilk sıçramasını John Ford ve John Wayne yapıyor. Hollywood’un en ikonik Western filmlerine imza atan ikili toplamda 21 filmde işbirliği yapmıştı. Wayne, ilk kez 1928 yılında Mother Machree ile bir Ford filminde boy göstermişti. 20’li yıllarda başka işler yapsalar da Wayne için esas sıçrama Stagecoach ile oldu ve her ikisi de böylelikle Western janrı için bir on yıllarca kullanılacak bir arketip yarattı, bu türü baştan aşağı değiştirdi. Sonraki yıllarda çeşitli filmler yapsalar da piyangoyu ikinci kez 1952 tarihli The Quiet Man ile vurdular. Bu film ile John Ford, dördüncü ve son Oscar heykelciğini kucakladı. Birkaç yıl sonra Western janrında yine önemli bir noktada yer alan The Searchers’ı yaptılar -ki bu film, Ford’un 50’li yıllarda yaptığı tek Western filmiydi. John’lardan gelen son Western ise 1962’de The Man Who Shot Liberty Valance oldu. Sonuç olarak her iki John da Hollywood sineması için Western türünün birer simgesi haline geldi.

6. Alfred Hitchcock & James Stewart (4 film)
Seyredilmeli: Rope, Rear Window & Vertigo

Amerikan sinemasının dünyaya kattığı belki de en büyük isim Alfred Hitchcock ve onun en önemli filmlerinde rol alan James Stewart da bu başarının önemli elemanlarından yalnızca biri. İlk olarak 1948 tarihli Rope’da bir araya gelen ikili için önemli bir filmdi bu zira Hitchcock’un ilk renkli filmiydi. Aynı zamanda uzun planlar halinde çekilip montajlanmış, tek bir kesintisiz plan efekti yaratmak için de çeşitli tekniklere maruz kalmıştı. Vizyona girdiği dönemde pek başarılı görülmese de zamanla kıymete binen Rope, yönetmenin filmografisinde en tuhaf eşsiz filmlerden biri olarak kabul ediliyor. Altı yıl sonra tekrar bir araya gelen ikili, Rear Window ile harikalar yaratmıştı, film ise hem Hitchcock’un hem de Hollywood sinemasının en iyi filmlerinden biri olarak tarihe geçmişti. The Man Who Knew Too Much’ın ardından 1958’de tarih baştan yazıldı ve Vertigo ortaya çıktı. Kendisinin şimdilerde tüm zamanların en iyi filmi sıfatına nail olduğunu belirtmeye gerek bile yok, değil mi?

5. John Huston & Humphrey Bogart (6 film)
Seyredilmeli: The Maltese Falcon, Treasure of the Sierra Madre & The African Queen

Humphrey Bogart, 30’lu yıllarda pek çok film yapmış ve Hollywood’un ünlü yönetmenleriyle çalışmıştı fakat kariyerindeki esas patlamayı yaratıp onu kültürel bir ikon haline getiren, muhteşem John Huston’ın 1941 tarihli çıkış filmi The Maltese Falcon olmuştu. En iyi film ve en iyi senaryo dahil üç Oscar ödülüne layık görülen bu filmin ardından gelen 12 yıl boyunca ikili, altı filme imza atmış ve bunlardan dördü Hollywood’un Altın Çağı diye tabir edilen dönemin klasikleri arasına girmişti. The Maltese Falcon ve Key Largo, Film Noir’nın en iyi örnekleri arasında gösterilirken The Treasure of the Sierra Madre ve The African Queen, o dönemin en büyük macera filmlerinden olmuştur. Bu son iki film ile Huston iki kez en iyi yönetmen Oscar’ı kazanmış, Bogart ise The African Queen ile en iyi erkek oyuncu kategorisinde altın heykelciğe kavuşmuştur.

4. Ingmar Bergman & Max Von Sydow (13 film)
Seyredilmeli: The Seventh Seal, The Virgin Spring & Through a Glass Darkly

Listede iki kez yer alan yönetmenlerden ikincisi Ingmar Bergman ve bu seferki yoldaşı muhteşem Max von Sydow. Her ne kadar bu ikilinin yaptığı filmlerin, Bergman’ın Ullmann’la yaptığı filmlerden daha iyi olduğunu söylemek kolay olmasa da film sayısını göz önünde bulundurup Von Sydow’u daha üst sıralara koymak mantıklı geliyor. Hem ayrıca ikilinin yaptığı üç film The Seventh Seal , Wild Strawberries ve The Virgin Spring’in, Bergman’ın en çok bilinen ve övülen filmlerinden olduğu gerçeği var. Bu filmler, her ikisi için de kariyerlerinin önemli noktalarını oluşturuyor. Yaklaşık 25 yıl birlikte çalıştıktan sonra 1971 tarihli The Touch ile işbirliklerine son veren ikili, tek başlarına da harikulade işlere imza atmışlardı. Özellikle Bergman’ınkiler tüm zamanların en çok ilham veren filmlerinden bazılarını oluşturuyordu.

3. Martin Scorsese & Robert De Niro (8 film)
Seyredilmeli: Taxi Driver, Raging Bull & Goodfellas

Scorsese’nin listede adının ikinci kez anılması elbette Robert De Niro ile birlikte olacaktı, bu konuda şüphe duyanın sinemayla ilişiği kesilse yeridir. 1973’te Mean Streets ile başlayan dostlukları sayesinde her ikisi de kariyerlerinde yükselişe geçti ve yirmi yıllık bir süreyle işbirliği yapmaya fırsatları oldu. İkinci çalışmaları Taxi Driver ise bu işbirliğinin en unutulmaz eseri olarak tarihe geçti. 1976’da Altın Palmiye’yi kazanan Taxi Driver, aynı zamanda dört kategoride Oscar’a aday gösterildi. Sıradaki film New York New York’un gişede çakılmasıyla Scorsese depresyona girdi ve kokain bağımlısı oldu. 1980’de muhteşem bir geri dönüş yaptılar ve Raging Bull ile Hollywood’un en başarılı filmlerinden birine imza attılar. De Niro, bu filmdeki performansı ile Oscar heykelciğini kucakladı. Sekiz yıllık bir ara vermeden önce kara komedi türündeki The King of Comedy’yi yaptılar ve 1990’da Goodfellas ile tekrar rüzgar estirdiler. Cape Fear ve Casino’nun ardından Scorsese’nin De Niro ile çalıştığı bir film olmasa da yönetmenin gelecek projelerinde yine bir araya gelecekleri söylentileri var.

2. Akira Kurosawa & Toshirô Mifune (16 film)
Seyredilmeli: Rashomon, Seven Samurai & Yojimbo


Kurosawa ile Mifune’nin işbirliği 17 yıldan uzun bir süreye yayılan efsanevi bir dostluktan köken alıyor. Bu süreye 16 film sığdıran ikili, böylelikle Kurosawa’nın tüm filmografisinin yarısını birlikte geçirmiş oluyor. İlk çalışmaları olan 1948 tarihli Drunken Angel’da Mifune başrolde olmamasına karşın yönetmeni o kadar etkiliyor ki Kurosawa, filmde pek çok kez odağına bu yan karakteri alıyor. Japonya’da büyük bir gişe başarısı yakalayan filmin ardından 1949’da Stray Dog ile tekrar bir araya geliyorlar; bu sefer Mifune başrolde yer alıyor. İki yıl sonra uluslararası arenada her ikisini de tanınan bir yüz haline getiren Rashomon, Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülünü kucaklıyor. Sinema dünyasında çok önemli bir ilham kaynağı olan film, ikili için sinemada samuray dönemini de başlatmış oluyor. Dört yıl sonra gelen The Seven Samurai ise Kurosawa ve Mifune’nin en büyük şöhrete sahip filmi olarak parlıyor. Throne of Blood, The Hidden Fortress, Yojimbo, Sanjuro ile devam eden filmografileri, Red Beard ile sona eriyor. Eleştirmenlere göre Kurosawa’nın kariyerindeki en iyi dönem, Rashomon ile Red Beard arasındaki 15 sene, -yani Mifune ile çalıştığı dönem. Ve şunu da eklemek gerekir ki Mifune’nin oyunculuk kariyeri boyunca yaptığı 170 kadar film arasında Kurosawa ile yaptıkları, ona en büyük başarıyı ve şöhreti getirenler oldu. Tarihin en büyük sinema birlikteliklerinden biri.

1. Yasujirô Ozu & Chishû Ryû (52 film)
Seyredilmeli: Late Spring, Early Summer & Tokyo Story

Evet, yanlış görmüyorsunuz. Ozu ile Ryû’nun birlikte çalıştığı film sayısı tamı tamına elli iki. Ozu’nun sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden biri olduğunu düşünürsek, üstüne Ryû ile yaptığı film sayısını eklersek bu işbirliğinin listenin zirvesinde yer alması kadar doğal bir şey yok.
Ozu’nun yönetmenliğini yaptığı 54 filmden 52’sinde boy gösteren Ryû için efsanelerin efsanesi bir Japon aktör demek yalan olmaz. 64 yıllık bir oyunculuk kariyerine sahip olan Ryû, 34 yılını Ozu gibi büyük bir yönetmenle geçirdi: Kendi kariyerinin başladığı 1928’den Ozu’nun yaşamının sonlandığı 1962’ye kadar. Bu iki sinemacının isimlerinin birbirleriyle anılması kadar doğal bir şey yok aslında. Her ne kadar Ozu’nun vefatının artından ünlü oyuncu 30 sene daha bu sektörde yer alsa da kariyerinin en unutulmaz ve başarılı işlerini usta yönetmenle birlikte yapmıştı. Sinema tarihinin en görkemli birlikteliğini Ozu ve Ryû’nun yaşadığını söylemek kadar doğal bir şey yok.

yazı alıntıdır; kaynak;
http://www.sinematopya.com/2014/08/25-unutulmaz-yonetmen-oyuncu-isbirligi.html

CİNAYETİ KONU ALAN EN ETKİLİ 10 FİLM

CİNAYETİ KONU ALAN EN ETKİLİ 10 FİLM
24 Mart 2015 Salı, 15:33:01Güncelleme: 26 Mart 2015 Perşembe, 10:27:36
Arzu Çevikalp, cinayet filmlerinin listesini yaptı…

ARZU ÇEVİKALP/ acevikalp@haberturk.com
Hepimizin kendine göre bir sanal dünyası var ve o sanal dünyada bazılarımız gerçek yaşantısında işleyemediği suçları işliyor. Sözün özü; gerçekte işleyemedikleri suçları bilinçaltı dünyalarında işlemeleri tatmin olmalarına ve rahatlamalarına vesile oluyor. Çünkü sanal dünyada kurallar yok, kurallar olmadığı için de, özgürlüklerinin tadını çıkarıyorlar. Cinayeti konu alan filmler de bu sebeple ilgi görüyor. Öldürme içgüdüsü ile yanıp tutuşan insanlar, gerçek yaşamdaki acılardan ve kötü insanlardan arınarak, kendilerini filmlerdeki katillerin yerine koyuyorlar. Katiller onların bir yansıması haline dönüşerek onların yapamadıklarını gerçekleştiriyorlar. Kendinize göre bir katil belirlediniz mi sorusunu sorduğumuzda, eminiz ki cevabınız hazırdır. Nasılsa ceza yok, öldürün öldürebildiğiniz kadar, kimse sizi yargılamayacak. Kuralsız yaşam işte karşınızda!
Bazen bir şeylere kızıp, ya da öfkelenip cinayet işlemeyi düşünenler olmuştur elbet… Ama iş uygulamaya geldiğinde çoğu geri adım atar. Her ne kadar eylemi gerçekleştirmeye cesaret etseler de, bu sanıldığı kadar kolay değildir. Eğer kendinize göre, bir ikinci dünya inşa ederseniz, hayali karakterler aracılığıyla onlara istediğinizi yaptırabilirsiniz. Hepimizin içinde bir yerlerde kış uykusunda uyuyan intikam duygusu yer alıyor ve o duygu tetiklendiği zaman cinayete yeltenenlerin sayısı artıyor. Artık kadınlar bile acımasız ve şiddete eğilimli olmaya başladılar, tabi bunların altında yatan tek bir neden var: yaşanan acı olaylar, yenilen kazıklar, art niyet, menfaat ve şeytani düşünceler... İnsanın sistemini çökerten umutsuzluklar, insanı şiddet mekanizmasına dönüştürerek kızgınlıklarını ortaya koymaları adına kötü bir yol çiziyor. ‘Yap hadi, şimdi tam sırası!’ diye şeytana uyan insanlar, hiç düşünmeden kötülüğün sınırlarını oluşturuyorlar.
Şeytana uymak çok kolay, sadece tek bir hamleyle onun isteğini yerine getirmiş oluyorsunuz ve geriye dönüşü mümkün olmayan bir, çemberin içine doğru giriyorsunuz. Lanetli çembere hoş geldiniz! Peki, bu çemberden çıkmanın hiç mi çaresi yok? Yaşanılanı tersine çeviremediğinize göre, yaptığınız hatanın bedelini ödüyorsunuz. Bazen de cinnet geçirdiğiniz için şeytana uyuyorsunuz, çünkü şuurunuz artık şeytanın eline geçiyor. İyi ki filmler var, onlar olmasa biz ne yapardık, nasıl tatmin olurduk bilemiyoruz. Filmler aracılığıyla istediğimiz duyguyu yaşıyoruz, zaten amaç da bu değil mi? Gerçekleşmesini istediğiniz her ne varsa filmlerde mevcut. Mesela: cinayet, pembe dünya, aşk, romantizm, zenginlik vs… Sizin için hazırladığımız listede cinayeti ele aldık.
İlginizi çekeceğinizi düşündüğümüz filmler şu şekilde yer alıyor:

1- Zodiac (2007)


Şifreli oyunları seven David Fincher, “A’dan Z”ye seri katiller romanında yer alan kriminal bir suçlu olan Zodiac’ın maceralarını hikâyelendiriyor.  Aslında Zodiac hayali bir kahraman değil, çünkü tarihsel verilerde Zodiac’ın hiçbir şekilde yakalanamadığından bahsediliyor. Zodiac karakterinin, zekâsını nakış gibi işleyen Fincher, bizi yine düşünmeye itiyor. Ser verip sır vermeden çizgisini koruyan Fincher, ‘bilinmeyen olgusunu’ filmlerinin merkezine yerleştirerek, merak etmemizi sağlıyor ve şunu soruyoruz :“Bu katil neden bir türlü ortaya çıkmıyor”. Ortaya çıkamıyor, çünkü Zodiac, etrafındaki herkesle dalgasını geçmeyi iyi biliyor. Sanırız şu ana kadar yakalanamayan katillerden biri olarak literatüre girdi. Fincher’ın seri-katillere ait tüm bilgileri yiyip yutmasının yanında, gömülü doneleri ortaya çıkarmak için, sürekli kazı yapıyor oluşu, yönetmenin araştırmacı ruhunu yansıtıyor.

2- American Psycho (Amerikan Sapığı) (2000)


Bret Easton Ellis'in "Amerikan Sapığı" romanından uyarlanan "American Psycho" Christian Bale’in popülerliğe kavuşmasındaki en etkili filmlerden biridir. Rahatsız edici sahneleriyle “Dexter” dizisini anımsatan film, her yerden kanların fışkırdığı bir fıskiye gibidir. Kanlar fışkırdıkça fışkırır, eğer midemiz kaldırmaz diyorsanız, bu filmi izlerken dikkatli olmanızı öneririz. Ama Christian Bale’in performansını da görmeden geçmek olmaz. Film; Wall Street zengininin işlediği cinayetleri, tüketim kültürünü ve bireyde yarattığı yabancılaşma hissini perdeye aktararak, bazı ciddi mesajlar veriyor. İşlenen cinayetlerin altında yatan çok önemli nedenler var, o nedenleri bulmak size kalmış.

3- Saw (Testere) (2004)


Şu ana kadar gelmiş geçmiş en etkileyici ölüm biçimlerini ortaya koyan “Saw”, zekice yaptığı hamlelerle izleyiciyi adeta kapana kıstırıyor. Cinayetin en kanlı bölümlerini ortaya koyan film, bulmaca çözdürterek cinayetleri kimin işlediğine dair fikir sahibi olmamızı istiyor. Ama bu cinayetleri çözmek için, katilden daha zeki olmanız gerekiyor, aksi takdirde katilin avı haline dönüşebilirsiniz. Sıradan cinayet filmlerine benzemeyen “Saw”, kurduğu tuzaklarla hayatlarına değer vermeyen insanlara, ölümcül bir cinayet oyunu hazırlayarak, onların acı çekmelerine neden oluyor. İşkence mekanizmalı bir hikâyeye sahip olan “Saw”, hayatın her şeye rağmen doğru bir şekilde yaşanması gerektiğini vurgulayıp okkalı bir şamar atıyor suratımızın ortasına doğru…

4- From Hell (Cehennemden Gelen) (2001)


Viktoryen dönemine dönerek, Jack The Ripper isimli yırtıcı katili araştıran, bir detektifin hikâyesini anlatan film, günümüzde bile halen derin araştırmalara konu olan Jack The Ripper’ın belirli bir alanını ele alıyor. Böyle bir katili tamamıyla hikâyeye yansıtmak pek kolay değil, çünkü şüpheli bazı olaylar var ve o olaylar halen askıda… Johnny Depp’in cehennemin derinliklerine girerek zeki bir katili aramasının ardındaki esrar farklı bir şekilde perdeye yansıyor. Fazlasıyla İngiliz kokan film, karanlık ve stilize edilmiş mekânlarıyla seyircinin tüylerini diken diken ediyor. Gerçeklikten biraz uzak olduğunu da belirtelim.

5- Murder on the Orient Express (Şark Ekspresinde Cinayet) (1974)


Agatha Christie’nin romanından uyarlanan film, trende yaşanan gizemli olaylara yer vererek cinayetleri kim işledi sorusunu sormamıza yardımcı oluyor. Sonuna kadar sürprizlerle dolu olan film, katilin kim olduğunu sonuna kadar açık etmiyor. Biraz yavaş ilerleyen film, detaylara yönelmeniz adına zemin hazırlıyor. Agatha Christie okuyanlar zaten bu yazılanlara vakıftırlar. Christie’nin tarzı her olayın kökünü kazarak, sonunda aklınıza gelmeyecek bir sonla kapatmasıdır. Yazdığı romanlar karmaşık değildir, ancak çok fazla olay iç içe geçtiği için, karmaşık gözükür ve bu yüzden okurken zorlanırsınız. Aynısı filmler için de geçerli!

6- Henry: Portrait of a Serial Killer (Henry: Bir Seri Katilin Portresi) (1990)


“Henry: Portrait of a Serial Killer” ın bugüne kadar yapılmış, rahatsız edici ve insanın kalbine bir hançer gibi saplanan, en hunharca filmlerden biridir. “A’dan Z’ye Seri Katiller” kitabından edindiğimiz bir bilgiye göre; çok eski bir seri katil olan Henry Lee Lucas ve onun sapık yardımcısı Otis Toole’nin ürkütücü cinayetlerini konu alan film, Henry’nin kurbanının kafasına televizyon geçirdiği sahne ile bir hayli konuşulmuştur. O sahne gerçekten de insanın aklından kolay kolay çıkmaz.

7- Psycho (Sapık) (1960)


Gerilim ve korku mitolojisinin öncülerinden biri olan Alfred Hitchcock, görsel efektlere ağırlık vermeden, seyirciler nasıl korkutulmalıdır sorusunun yanıtını arayan önemli yönetmenlerden biridir. Diğer bir deyişle, insanların korku eşiğini yükselterek onu gerilimle harmanlayan bir ustadır. Janrın bilindik kurallarına zehirli okunu fırlatan Hitchcock 1960 yılında çektiği “Psycho” filminde, gerçek dünya ile bilinçaltında yaşananlar arasında meydana gelen karışıklıklara neden olan Norman Bates (Anthony Perkins) adlı seri katilin hikâyesini beyazperdeye mıhlar. Hele ki, birçok filmin ikonografisine uzaktan mesaj yollayan banyo sahnesi; yıllarca konuşulmuş ve birçok yönetmene de ilham kaynağı olmuştur.

8- Silence of the Lambs (Kuzuların Sessizliği) (1991)


Jonathan Demme’in Thomas Harris’in çok satan romanından uyarlanarak Oscar kazanan film, “Yamyam” Hannibal Lector’la film, popüler bir statüye yerleşmiştir. “Sapık” ve “The Texas Chainsaw Massacre” gibi, bu film de iblis Ed Gein’in gerçek hayattaki suçlarına çok şey borçludur. Hannibal Lector’a hayat vererek onu gerçek bir yamyama dönüştüren Anthony Hopkins, ona şiddet kisvesini ustalıkla giydirir ve gizemli tarafını öne çıkararak mistik oyunlara başvurur.

9- Mamá (2013)


Meksika kökenli bir şehir efsanesi olan “Ağlayan Kadın” (La Llorona) hikâyesini anlatan film, Maria adında güzel bir kadının, iki çocuğunu boğarak öldürmesinin ardından kendini nehre atarak intihar etmesi ve bu yüzden arafta kalmasını kadraja alıyor. Maria'nın ruhu sonsuza kadar dünyada dolaşıp çocuklarına ağıt yakmaya mahkûm edildiği için öteki dünyaya geçebilmesinin şartı çocuklarını bulup yanında getirmesi olarak belirlenmiştir. Peki, bu kadının adı neden Ağlayan Kadın? Rivayete göre; geceleri nehrin yakınında ağıt yakıyor oluşundan ötürü ona "Ağlayan Kadın" lakabı takılmış. Her ne kadar efsane de olsa oldukça korkutucudur. Azap çeken ruhun ızdırap çektirmesinin altındaki şiddet duygusuna yer veren ve azılı kötülüğe kapı açan film, ağlayan kadının intikam için, yeniden geri dönüşünü göz önüne seriyor. Gittikçe yükselen Jessica Chastein’in başarılı oyunculuğu ile güçlenen film, korku motiflerini doğru kullanarak, korku temasını güldürme mantığı üzerine kurmuyor. Nadir işlenen bir konuyu farklı yöntemlerle ele alarak, izleyicinin daha önce belki de hiç görmediği tekniklerle haşır neşir olmasına olanak sağlıyor. Sonuna kadar heyecanlanarak seyrediyorsunuz, bir korku filminden beklediğiniz her şey var!

10- Monster (Cani) (2004)


Amerikan’nın ilk kadın seri katili olan Aileen Wuornos’un gerçek hayat hikâyesini anlatan karanlık ve kirli bir filmdir “Monster”… Kötü bir çocukluk geçiren Aileen Wuornos tacize uğrayıp, sonra da uyuşturucu bağımlısı olmuştur. Para kazanabilmek için, kötü yola düşen Wuornos fahişelik yapmaya başlayarak, tam bir bataklığa saplanır ve o bataklıktan çıkamaz, çünkü daha da çok para kazanmak adına müşterilerini öldürmeye başlar. Böylece İçindeki canavar da bu şekilde dışarı çıkmış olur. Tamamıyla soğukkanlı bir katile dönüşen Wuornos, bir kadının ne kadar cani olduğunu akıl almaz bir şekilde gösteriyor. Charlize Theron’ın başarılı oyunculuğuyla ve üstün performansıyla akıllara kazınmakta gecikmiyor. Bir kadın şeytana nasıl dönüşmüş diyorsanız filmin sonunda…


yazının kaynağı;
http://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/1057570-cinayeti-konu-alan-en-etkili-10-film

Benim Komşum Bir Melek (2014) "St. Vincent" = pek şaşırtıcı olmayan tatlı bir 'huysuz ihtiyar' hikayesi

Benim Komşum Bir Melek (2014)
"St. Vincent" (original title)
PG-13  |  102 min  |  Comedy, Drama  | Ratings: 7,3/10


A young boy whose parents have just divorced finds an unlikely friend and mentor in the misanthropic, bawdy, hedonistic war veteran who lives next door.

Director: Theodore Melfi
Writer: Theodore Melfi (screenplay)


Cast

Cast overview, first billed only:
Bill Murray ... Vincent
Melissa McCarthy ... Maggie
Naomi Watts ... Daka
Chris O'Dowd ... Brother Geraghty
Terrence Howard ... Zucko
Jaeden Lieberher ... Oliver
Kimberly Quinn ... Nurse Ana
Lenny Venito ... Coach Mitchell
Nate Corddry ... Terry
Dario Barosso ... Ocinski

http://www.imdb.com/title/tt2170593/?ref_=nm_flmg_act_8



Özet & detaylar

Bekar bir anne olan Maggie, 12 yaşındaki oğlu Oliver ile Brooklyn’deki yeni evlerine taşınır. Çalıştığı hastanede uzun saatler mesai yapmak zorunda kalan Maggie’nin oğlunu komşusu Vincent’a emanet etmekten başka şansı kalmaz. Fakat Vincent, alkole ve kumara düşkünlüğü ile bilinen emekli, huysuz bir adamdır. Günler geçtikçe Vincent ve Oliver arasında sıra dışı bir ilişki doğar, zira Vincent striptiz barlar ya da at yarışları gibi günlük aktivitelerine Oliver’ı da dahil eder! Vincent bu genç adamın ‘büyümesine’ yardımcı olurken Oliver da Vincent’ta kimsenin görmediği bir tarafı ortaya çıkartacaktır: Yufka yürekli bir ihtiyar. Başrolde Bill Murray’i seyrettiğimiz filmde, deneyimli isme Melissa McCarthy ve küçük oyuncu Jaeden Lieberher eşlik ediyor. Filmin yönetmenliği ve senaristliği ise Theodore Melfi’ye ait.

http://www.beyazperde.com/filmler/film-210806/


Beyazperde eleştirisi Benim Komşum Bir Melek

3,0
İlgiye değer bir film...
Hilal Çetinder

72. Altın Küre Ödülleri’nde adaylıkları (En İyi Komedi Filmi ve komedi dalında En İyi Erkek Oyuncu) bulunan ‘’Benim Komşum Bir Melek (St. Vincent)’’, senarist – yönetmen Theodore Melfi’nin ilk uzun metraj filmi. Melfi’nin, evlat edindiği 11 yaşındaki yeğeni tarafından taçlandırılma sürecinde yaşadıklarından esinlenerek oluşturduğu hikaye, küçük bir çocuğun yardımıyla görünmez olanı görünür kılmaya çalışıyor.

Sinema seyircisi huysuz ihtiyar hikayelerine aşina. Hayata uyum sağlamak gibi bir derdi olmayan ihtiyar adamla küçük bir çocuğu buluşturan ‘’Benim Komşum Bir Melek’’ de  –görünürde- aşağı yukarı aynı formülle ilerliyor. Ancak Melfi, çıkış noktasına sadık kalarak karakterin ‘dönüşüm’üne odaklanmadan anlatıyor hikayesini ve ana karakterinin dışındaki dünyaya da şans tanıyor. İşin içine Katolik okulunu, hamile bir striptizciyi ve saksı içinde de olsa Amerikan bayrağını katarak epey de eğleniyor... Daha ilk dakikada anlıyoruz ki, genel ahlaki değerlerin uzağında kalan, değil çocuğunuzu emanet etmek, komşu dahi olmak istemeyeceğiniz biri Vincent (Bill Murray). Oliver (Jaeden Lieberher) ise babasını terk eden annesiyle birlikte yeni hayatına alışmaya çalışan ufak tefek bir çocuk.

Henüz düzenini kuramamış ve ‘iyi eş olamayan iyi baba da olamaz’ çıkarımına sıkı sıkıya bağlı kafası karışık anne, çocuğunun (iyi) eğitimi için okul seçiyor belki ama gününün ve hayatının geri kalanı için ‘yanlış’ kapıyı çalıyor. Melfi, Oliver aracılığıyla o kapıdan girip Vincent ile tanıştırıyor bizi. Günümüzde, herhangi bir iyiliğin kalıplara sokulmadan geçer not alması zor. İyiliğin, biçiminden niyetine sorgulandığı, insana yapılacak olsa ‘hangi türüne?’cilerin, hayvana yapılacak olsa ‘ona kadar kimler var daha’cıların radarına takılmadan denize ulaşması neredeyse imkansız. Bir de zamanını at yarışı oynayarak, müdavimi olduğu bar ve striptiz kulübünde geçiren ‘biricik’ olmanın çok uzağındaki Vincent’i düşünün.

Haftanın iki yabancı filminden biri olan eğlenceli olduğu kadar dokunaklı ‘’Benim Komşum Bir Melek’’ sonu daha başından belli hikayesi ve klişelerine rağmen sıkmayan, oyunculukları ve karakteriyle ilgiye değer bir film. Normal koşullarda yolları kolay kolay kesişemeyecek karakterleri bir araya getiren ve felaketle de sonuçlanabilecek hikayenin çekiciliğinde, Bill Murray ile -ismini not ettiğimiz- Jaeden Lieberher dışında, Melissa McCarthy, Naomi Watts ve Chris O’Dowd gibi isimlerin de payı var.

‘’Grumpier Old Men’’ ikilisi Walter Matthau ile Jack Lemmon, Dickens klasiği ‘’A Christmas Carol’’ın soğuk kalpli ihtiyarı Ebenezer Scrooge, ‘’As Good As It Gets’’in Melvin’i Jack Nicholson ya da -bütününde yer almamasına rağmen- ‘’Little Miss Sunshine’’ ile Oscar heykelciğini kucaklayan Alan Arkin… Listeyi uzatmak mümkün elbette. Birbirlerinden farklı tarzlarda olan bu örnekleri ortak paydada buluşturansa kimi huysuz, kimi çapkın, kimi çılgın, kimi bencil ama hemen hepsi defolu yaşlı adamları… Ve en eğlenceli bölümlerin altını mükemmel zamanlamayla çizen Bill Murray: Hiç şüphe yok ki, (listeye kaçıncı sıradan girer bilinmez) ‘aziz’ kavramıyla ‘’ev alma komşu al’’ deyişine yeni bir bakış açısı getiren Vincent’i ve hikayesini sevmemizin en büyük nedeni...


yazı alıntıdır; kaynak;
http://www.beyazperde.com/filmler/film-210806/elestiriler-beyazperde/

25 Mart 2015 Çarşamba

Uyuyana Kadar (2014) "Before I Go to Sleep"

Uyuyana Kadar (2014) 

"Before I Go to Sleep" (original title)
R  |  92 min  |  Mystery, Thriller  | Ratings: 6,2/10


A woman wakes up every day, remembering nothing as a result of a traumatic accident in her past. One day, new terrifying truths emerge that force her to question everyone around her.

Director: Rowan Joffe
Writers: Rowan Joffe (screenplay), S.J. Watson (novel)

Cast

Complete credited cast:
Nicole Kidman ... Christine
Colin Firth ... Ben
Mark Strong ... Dr. Nasch
Ben Crompton ... Warehouse Caretaker
Anne-Marie Duff ... Claire
Adam Levy ... Husband

http://www.imdb.com/title/tt1726592/?ref_=nm_flmg_act_9


Özet & detaylar

Christine'nin hafızası geçirdiği bir kaza sonrası her gece adeta sıfırlanır. Kendisini 27 yaşında sanıyorken, aynada 40 olduğunu görür; fotoğraflarda "bu senin kocan" yazan adamı hatırlayamaz. Christine bir tarafta karanlık geçmişine ulaşmaya çalışırken, diğer yandan da kendisini öldürmeye çalışan kişiyi aramaktadır. Dürüstlüğü konusunda şüpheye düştüğü kocası Ben, şüpheliler listesinin en tepesindedir. Fakat hafızasını geri kazanma derdinde olan Christine, aslında kimseye güvenmemesi gerektiğini kısa sürede anlayacaktır. Filmin yönetmenliğini ve senaristliğini Rowan Joffe üstlenirken, başroldeki Nicole Kidman’a kadroda Colin Firth, Mark Strong ve Anne-Marie Duff eşlik ediyor....

http://www.beyazperde.com/filmler/film-212761/


Beyazperde eleştirisi Uyuyana Kadar

3,0
Gerçekler her zaman anlatılanlardan farklıdır..
Murat Tolga Şen

Uyuyana Kadar, başrolleri Nicole Kidman ve Colin Firth’ün paylaştığı, yönetmen sandalyesinde de 28 Hafta’nın senaristi olarak gözümüze giren Rowan Joffe’nin oturduğu bir aile içi gizem-gerilim hikayesi… Film, Amerikalı yazar S.J. Watson’ın 2011 yılında yazdığı bir romandan uyarlanmış, senaryoyu da Rowan Joffe ile birlikte yazmışlar. Holywood’da işler şöyle yürüyor; yapımcının kapısını çaldığınızda uzun uzun hikayeyi anlatmıyorsunuz, bundan çok sıkılıyorlarmış, onun yerine, “elimde müthiş bir senaryo var! 50 İlk Öpücük’ü, Memento kafasıyla çekeceğiz, içine de bolca Gizli Gerçek (What Lies Beneath) ekleyeceğiz!” diyorlarmış. Adamların film yapma formülü aynen böyle çalışıyor. Tutmuş işlerden yeni karışımlar elde etmek... Bu paragrafta sanırım Uyuyana Kadar’ın en kısa özetini de yazmış oldum. En baştan yazayım; Uyuyana Kadar bir başyapıt değil ama kötü bir film de değil. Gizem hikayelerinin tüm klişelerini yağmalamasına rağmen oyalayıcı bir iş. Yönetmenin/yazarın amacı belli; seyirciyi bir gerilim rollercoaster’ına bindirmek ve ilgisini film bitene kadar canlı tutmak…

Film 92 dakikalık süresini bu amaca adamış ve hikaye her 10 dakikada bir keskin virajlar alıyor. Filmin baş karakteri, “günlük hafızasını kaybettiği için her sabah yeni bir hayata uyanan Christine” le birlikte seyirci de sürekli olarak manipüle ediliyor ve film kestirilemez bir finale doğru yol alıyor. Benim gibi bu türde yüzlerce film izlemiş bir sinemasever için çok kestirilemez olmasa da bazı anlarda oldukça şaşırdım.

Sürprizbozan (spoiler) vermemek adına filmin konusundan pek bahsetmeyeceğim ancak balık hafızalı Christine, kocası Ben, doktoru Nasch ve en yakın arkadaşı Claire arasında geçen bir kriminal geçmiş çözümlemesine biz de meraklı bir seyirci olarak dahil oluyoruz. Filmin ana karakteri (protagonist) Christine olduğu için de onun başına gelen her şeye aynı anda tepki veriyoruz. Diyebilirim ki, film dar alanda kısa ama sert paslaşmalar yaparak amacına ulaşmaya çalışıyor. Ritmin bozulduğu an ise tüm bu virajlara bir de zamanda ileri-geri gitmeyi ekleyip kurguyu ilginçleştirmeye çalışması! Neyse ki bunu sadece bir kez, finale yakın yapıyor, geri kalanı alıştığımız flashback’lerden ibaret…

Elbette, bu kadar ‘sağ gösterip sol vurma’ hali bir süre sonra seyirciyi şoka alıştırmaya başlıyor ama “şimdi ne olacak” diyerek filmin sonuna kadar gidiyorsunuz, başrolde de hepimizin en sarışın zaaflarından biri olan Nicole Kidman olunca… Rowan Joffe bunu da bilerek açılış sekansında seyirciye, Eyes Wide Shut’a da selam çakan bir hediye veriyor.

Uyuyana Kadar, gizem-gerilim meraklısı izleyicilerin ilgisini çekebilecek bir film, beyazperde için çok iddialı bir yapım olmasa da yağmurlu havalarda ev sinemasında seyretmek keyifli olacaktır. Saati doğru çalışan, oyunculuklar açısından yeterli, teknik açıdan alıştığımız standartlarda bir formül filmi… İzlerseniz evrenin sırrını çözmezsiniz ama pişman da olmazsınız. Bu arada kafamı zaten kurcalayan soruydu, bu filmle daha da pekişti; neden gizem filmlerinin her şeye şaşıran masum ve zavallı kadınları hep sarışın olur?

2015’te de hep sinemada, filmlerle mutlu olun, iyi seyirler.


yazı alıntıdır; kaynak: 
http://www.beyazperde.com/filmler/film-212761/elestiriler-beyazperde/


---------------

Bence;

Bence de izlenmesi hoş, iyi bir film, insan izlediğine hiç pişman olmuyor ama öyle hafızanıza saplanıp kalacak unutulmaz bir iş değil. eli yüzü düzgün, hemen hemen falsosuz bir film. Yukardaki eleştiride de bahsettiği gibi; zihin oyunlarıyla ilgili epey film izleyince üç aşağı beş yukarı tahminleriniz oluyor, yani o kadar da sürprizli olmadı benim için. Sonuçta 50 ilk öpücük, momento, bugün aslında dündü gibi hafıza sorunu temalı filmleri hatmettiğim için.
Yukarıdaki eleştiride hani demiş ya gizem filmlerinin her şeye şaşıran karakterleri neden sarışın olur, benimde bulduğum klişe şu; karakterlerin eğitim-kültür-maddi seviyesine göre ev dekorasyonu.
Mesela bu filmde; belli ki iyi bir kariyere sahipler, evin muhiti, büyüklüğü, sahip oldukları olanaklardan, giyim kuşamlarından anlaşılıyor. Belli ki kenar mahalleli falan değiller.
Sanki bu yüzden de ev pek renksiz, düz, minimalist hatta ruhsuz, ışıksız. E bunun filmde bir sebebi var sayılır ama şimdi izlemeyenlere sürpriz bozmayayım.
Ama işte klişe eğer kültürel seviyeleri ortanın üstü, işleri kalburüstü, gelirleri ortalamanın üstü, eğitimleri yüksekse film ve dizilerde evleri hep sade renklerle bezeli, hatta siyah beyaz ya da bolca gri tonla örülü, minimalist tarzda olur. Hani belki dekorasyon amaçlı az renkli bir kaç detay olur.
Ama eğer eğitim ve gelir seviyesi düşükse, iyi bir muhitte değil kenar mahallede yaşıyorsa ev çok renkli olur, hatta karman çorman denecek kadar karmaşık, detaylı, kalabalık ve çok fazla renkli.
Mesela Mom dizisinde, ya da 2 Broke Girls, Shameless, ya da The Big Bang Theory'deki Penny'nin evi. Muhakkak sinema filmi için örnek de vardır ama şu an aklıma gelenler bunlar.

Yani iyi eğitim almış, maddi açıdan pek sorunu olmayan, ortalamanın üstünde bir geliri ve kültür seviyesi olanların evi renkli olamaz, karışık ve detaylı olamaz. Düzenli, renksiz ve minimalist olur??
Ne demek bu şimdi? Klişe işte.


24 Mart 2015 Salı

Temmuz Soğuğu (2014) "Cold in July"

Temmuz Soğuğu (2014) 
"Cold in July" (original title)
R  |  109 min  |  Crime, Thriller  Ratings: 6,9/10

When a protective father meets a murderous ex-con, both need to deviate from the path they are on as they soon find themselves entangled in a downwards spiral of lies and violence while having to confront their own inner psyche.


Directed by
Jim Mickle

Writing Credits (in alphabetical order)
Nick Damici ... (screenplay)
Joe R. Lansdale ... (novel)
Jim Mickle ... (screenplay)



Cast

Credited cast:
Michael C. Hall ... Richard Dane
Don Johnson ... Jim Bob
Wyatt Russell ... Freddy
Vinessa Shaw ... Ann Dane
Sam Shepard ... Russel
Nick Damici ... Ray Price

http://www.imdb.com/title/tt1179031/?ref_=ttmd_md_nm


Özet & detaylar

Sundance seçkisinde de yer alan bu karanlık suç dramında, iki babanın gizemle örülü intikam öyküsü anlatılıyor. Yer: ABD, Doğu Teksas. Küçük bir kasabada yaşamakta olan Richard Dane, başına gelen travmatik bir olay sonrasında Ben Russel ile tanışır. Ben, eski bir suçludur ve Dane'in vurduğu adamın babasıdır. İkili birbirlerine duydukları nefrete rağmen bir olayı aydınlatmak için güçlerini birleştirmek durumunda kalır. Onlara Houston'da domuz yetiştiriciliği yapan tuhaf huylu bir dedektif ve Dane'in inatçı karısı yardım edecektir. İlginç ir şekilde bir arayagelen bu ekip, hiç tahmin etmedikleri kadar büyük ve karanlık bir sırrı açığa çıkaracaklardır.

Daha önceki sinema projelerinin aksine Michael J. Hall'ı daha ağır bir rolde izleyeceğimiz filmde, Hall'e usta aktörler Sam Shepherd ve Don Johnson eşlik ediyorlar.


http://www.beyazperde.com/filmler/film-223819/



Beyazperde eleştirisi Temmuz Soğuğu

2,5
"Kimi öldürdüğümü bilmek istiyorum!"
Ali Ercivan

Dexter ile özdeşleşen Michael C. Hall’u bir suç/gerilim filminde izlemenin çekici yanını inkar edemeyiz herhalde. Temmuz Soğuğu (Cold in July) filminde bu kez kazara cinayet işleyen bir aile babasını canlandırıyor oyuncu. Evine giren hırsızı istemeden, korkusuna yenilip öldüren Richard büyük bir vicdan azabıyla kıvranıyor. Ancak öldürdüğü gencin sabıkalı babası da ona gözdağı vermeye başlayınca, vicdan azabı yerini endişeye bırakıyor. Sam Shephard tarafından canlandırılan Russel, intikam peşinde, kendi oğlunu öldüren adamın oğluna bir zarar vermeye niyetli…

Çok sağlam bir psikolojik gerilim olarak başlıyor Temmuz Soğuğu. Richard’ın ailesini koruma çabası, polisin önce onun korkusunu yersiz bulup ardından aileyi koruma altına alması ama Russel’ın bütün engelleri aşarak ailenin evine kadar girebilmesi ve ardından yaşananlar son derece sıkı, tırnak yedirten, diken üstünde izlenen bir yarım saate tekabül ediyor. Seksenli yıllarda geçen bir öykü bu. Saç kesimlerinden mekanlara, müziklerden filmin üslubuna kadar her şey o seksenler havasını yansıtıyor. Bu da filmden alınan keyfi katlıyor.

Yarım saatin ardından birdenbire hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlamamızla film çok şık bir viraj da alıyor. Rolleri değiştiren, insanın iştahını kabartan bir sürprizle filmin şimdi nasıl bir yol izleyeceğini merak ediyoruz. Richard ve Russel’ın düşman değil ortak olduğu yeni bir güzergahta ilerliyor Temmuz Soğuğu.

Bu yeni güzergahta filme Don Johnson tarafından canlandırılan bir özel dedektif karakteri Jim dahil oluyor. Snuff filmleri (gerçek ölüm ve cinayetler içeren filmler) çeken bir çeteyle karşılaşıyoruz ve artık kendi oğlunu öldürmeye karar veren bir babanın öyküsünü izlemeye başlıyoruz.

Ne yazık ki ne ilk yarım saatteki gibi sıkı bir şekilde örülmüş bu yeni öykü ne de aynı gerilim dozuna sahip. Filmin o insanı yerine mıhlayan ritmi yerini yayvan, ağır aksak ilerleyen ve heyecansız bir yapıya bırakıyor. Müzikler ve kötü saç kesimleri dışında seksenler havasını yansıtan bir öğe de kalmıyor.

Ayrıca senaryoda ciddi bir denge sorunu başgösteriyor. Filmin sürekli takip ettiği, öyküsünü üzerinden anlattığı başrolü Richard. Fakat ikinci yarıda öykü aslında onun öyküsü değil. Russel ve Jim ile birlikte çıktığı yolculuğa eklenme bahanesi bile yapay. “Kimi öldürdüğümü bilmek istiyorum!” diyor karakter ama film bu sorunun cevabını vermekle hiç ilgilenmeyecek aslında. Sadece Richard’ı o maceraya dahil etmenin zoraki bir gerekçesi bu. Ama onun öyküsünü anlatmadığı halde filmin yine de Richard üzerinden ilerleme çabası, dramatik bir sorun haline geliyor.

Dolayısıyla suni gerilimlerle ilerleyen sıradan bir filme dönüşüyor Temmuz Soğuğu. Bu yıl içinde izlediğimiz Kan Kokusu (We Are What We Are) filmiyle tanıdığımız yönetmen Jim Mickle ve tüm filmlerinde beraber çalıştığı senarist/oyuncu ortağı Nick Damici, artık filmleri Cannes programına alınan bir ikili. Bu filmin ilk yarım saati gösteriyor ki sağlam gerilim filmleri yapabilecek kadar da pişmişler. Sadece karşımızdaki örnekte, bu becerilerini filmin bütününe yaymayı başaramamışlar. Temmuz Soğuğu, izlemeye değer ama ıskalanmış bir fırsat.

yazı alıntıdır.
kaynak;
http://www.beyazperde.com/filmler/film-223819/elestiriler-beyazperde/


Temmuz Soğuğu


Eylül ayı itibariyle yeni sezon filmleri birer ikişer vizyona dökülmeye başlamışken gerilimi ana merkezine alarak ailevi ilişkilerden tutup da dedektiflik maceralarına uzanana dek bir çok polisiye temayı içerisinde barındırarak ilerleyen Jim Mickle imzalı ‘’Temmuz Soğuğu ‘’; kendi klasmanında efsane olmayı senaryodaki yanlış rotüş hareketlerinden dolayı kıl payı bir farkla kaçırıyor. Teksas’ın Doğu Kasabası, 80’lerin son demleri ve video kaset furyası çılgınlığıyla gittikçe palazlanmakta olan porno sektörünün mazoşist boyutlarını yan temalarına iliştirerek ana merkezine doğru gitmeyi hedefleyen film; belki de ilerleyiş esnasında değinmesi gereken en önemli konu olan polislerin iç yüzü ve yapılan ihanetleri görmezden gelerek, teknik ve müzikal açıdan uyum içerisinde hatasızca yürümekte olan filmin artı noktalarını eksi yöne doğru çevrilmesine sebebiyet veriyor.

Temmuz Soğuğu; gerilim sinemasın sahip olduğu bütün teknik avantajları bonkörce ve aynı zamanda izleyenin gözüne sokmayacak bir ustalıkta kullanmasını iyi biliyor. Özellikle de kamera görüntülerinin sahip olduğu dik açılar bir sonraki sahneyi tahmin etmede zorluk çektiğimiz filme daha da heyecan katıyor. Sağlam kurulan atmosfer içerisinde bir de seyirciyi umduğu konunun bambaşka bir istikametinde ters köşe eden senaryo eklenince de film tadından yenmeyecek bir hal almak üzereyken, son 40 dakika da baş gösteren soru işaretlerinin cevapsız bırakılması ile filmin mantıksız bit tutumla sonucun aceleye getirilmesi açılış sahnesinden itibaren hızlı ve sıkıcı olmayan sekanslarda ilerlemekte olan yapımı sekteye uğratıyor.Oyunculukların birbirleriyle kurmuş oldukları oyun ise, intikam için hedeflerini aniden bambaşka bir rotaya çeviren karakterlerin ruh hallerini oldukça yalın bir şekilde yansıtmalarına yardımcı oluyor. Michael C.Hall’ın hemen hemen her sahnede varlığını dominantça göstermiş olduğu filmde Sam Shepard ile Don Johnson ‘ın yıllanmış şarap misali göstermiş oldukları performanslar tahminlerinde çok yukarısında bir düzeyde.Çerçeveci dükkanı işleten Richard’ın Teksas’ın küçük bir kasabasında ailesiyle birlikte sürdürmüş olduğu mütevazi hayat bir gece evine giren hırsızı istemeyerek öldürmesiyle aniden tepetaklak olur, bu andan itibaren ise seyirci içerisine polisinde dahil olduğu garip bir arayışa tanık olur.80’li yılların atmosferi ve kostüme ayrıntılarını kusursuzca işleyen film aslında yönetmen ‘’Jim Mickle’nin diğer yapımlarını göz önünde bulunduracak olursak şayet betimleme ile ışık kullanımını konusunda yönetmenin en kusursuz filmi olarak da gösterebiliriz.

Yem ile avcı olmanın göreceli boyutlarını bir o kadar da alacalı bölümler eşliğinde seyirciye göstermeye çalışan ve bu tutumunda da son ana kadar başarılı işler sergileyen Temmuz Soğuğu; her türlü plan ve önleme rağmen son dakika da kendi kalesine gol atmaktan kurtulamıyor.Her şey rağmen baştan sona kadar müziklerden tutup da sahne geçişlerine dek gerilimi bir an bile elden düşürmeyen film, mevcut eksiklikler ile mantık hatalarını görmezden gelirsek zamanın hızlıca akmasını isteyenler için değerlendirilebilecek filmler arasında gösterilebilir.

yazı alıntıdır.
kaynak; http://www.kadrajsinema.com/temmuz-sogugu/

20 Mart 2015 Cuma

İZLENMESİ GEREKEN 150 FİLM

İZLENMESİ GEREKEN 150 FİLM
Empire, Toat Film, Premiere, Sight and Sound izlenmesi gereken filmleri derledi.
İşte sadece en iyilerin yer aldığı o liste


  • Birdman (2014) 
Yönetmen: Alejandro González Iñárritu

  • Whiplash (2014) 
Yönetmen: Damien Chazelle

  • The Wolf of Wall Street /Para Avcısı 
2014 / Martin Scorsese


  • American Hustle / Düzenbaz 

2013 / Yön: David O. Russell


  • Gone Girl / Kayıp Kız 

2014 / David Fincher


  • Fifty Shades of Grey / Grinin Elli Tonu 

2015 / Sam Taylor-Johnson


  • Interstellar / Yıldızlararası 

2014 / Christopher Nolan



...




Sesi En Güzel ve En Karakteristik Türk Oyuncular _ Siz Konuşun Ben Dinlerim



  • Uğur Polat
  • Halit Ergenç
  • Nejat İşler
  • Serkan Keskin
  • Mert Fırat
  • Serkan Altunorak
  • Fatih Al
  • Ezgi Mola
  • Nur Fettahoğlu
  • Orhan Kılıç
  • Ozan Güven
  • Selim Bayraktar
  • Fikret Kuşkan
  • Derya Alabora
  • Orhan Kılıç
  • Sanem Çelik
  • Aras Bulut İynemli
  • Bennu Yıldırımlar
  • Timuçin Esen
  • Selma Ergeç
  • Melisa Sözen
  • Şevval Sam
  • Hazım Körmükçü
  • Jülide Kural
  • Mahir Günşiray
  • Tolga Tekin

  • Tarkan
  • Sıla
  • Koray Candemir
Kendi hazırladığı bu listede herhangi bir sıralama yapmadım, sizin ses tonunu en çok beğendiğiniz oyuncular kimler?

18 Mart 2015 Çarşamba

Sinemanın en iyi 100 kadın karakteri

Sinemanın en iyi 100 kadın karakteri
Totalfilm sitesi sinema tarihinin en iyi 100 kadın karakterini sıraladı.

100. Baby (Dirty Dancing)
99. Cherry Darling (Planet Terror)
98. Vivian Ward (Pretty Woman
97. Samantha Baker (Sixteen Candles)
96. Stifler’ın annesini oynayan karakter (American Pie)
95. Layla (Buffalo '66)
94. Marquise de Merteuil (Dangerous Liaisons)
93. Karen Silkwood (Silkwood)
92. Marnie Edgar (Marnie)
91. Briony Tallis (Atonement)
90. Gertie (E.T)
89. Mrs Danvers (Rebecca)
88. Jean Brodie (The Prime Of Miss Jean Brodie)
87. Malena Scordia (Malena)
86. Audrey 2 (Little Shop Of Horrors)
85. Gilda Mundson Farrell (Gilda)
84. Matty Walker (Body Heat)
83. Annie Savoy (Bull Durham)
82. Séverine Serizy (Belle Du Jour)
81. Gloria Swenson (Gloria)
80. Catherine Tramell (Basic Instinct)
79. Phyllis Dietrichson (Double Indemnity)
78. Bess McNeill (Breaking The Waves)
77. Thelma Dickinson (Thelma And Louise)
76. Alabama Whitman (True Romance)
75. Coraline (Coraline)
74. Annie Porter (Speed)
73. Kate 'Ma' Barker (Bloody Mama)
72. Marge Gunderson (Fargo)
71. Elisabet Vogler (Persona)
70. Sally Albright (When Harry Met Sally)
69. Bonnie Parker (Bonnie And Clyde)
68. Ada McGrath (The Piano)
67. Shoshanna Dreyfus (Inglorious Basterds)
66. Alice Hyatt (Alice Doesn't Live Here Anymore)
65. Lee Holloway (Secretary)
64. Barbarella (Barbarella)
63. Annie Wilkes (Misery)
62. Sylvia (La Dolce Vita)
61. Regan MacNeil (The Exorcist)
60. Mary Poppins (Mary Poppins)
59. Mildred Pierce (Mildred Pierce)
58. Margo Channing (All About Eve)
57. Adrian Pennino Balboa (Rocky)
56. Nikita (La Femme Nikita)
55. 'Baby' Jane Hudson (Whatever Happened To Baby Jane?)
54. Summer Finn (500 Days Of Summer)
53. Judy Barton/Madeleine Elster (Vertigo)
52. Debby Marsh (The Big Heat)

51. Amelie (Amelie)
50. Jessie (Toy Story 2)
49. Nurse Ratched (One Flew Over The Cuckoo's Nest)
48. Alex Forrest (Fatal Attraction)
47. Evelyn Mulwray (Chinatown)
46. Blanche Dubois (A Streetcar Named Desire)
45. Paikea Apirana (Whale Rider)
44. Charlotte (Lost In Translation)
43. Ofelia (Pan's Labyrinth)
42. Margot Tenenbaum (The Royal Tenenbaums)

41. Holly Golightly (Breakfast At Tiffany's)
40. Mindy 'Hit Girl' Macready (Kick Ass)
39. Chihiro Ogino (Spirited Away)
38. Mia Williams (Fish Tank)
37. Jessica Rabbit (Who Framed Roger Rabbit?)
36. Filmdeki kızlardan büyük olanı (Dogtooth)
35. Ursa (Superman 2)
34. Ann Darrow (King Kong)
33. Betty Elms / Diane Selwyn (Mulholland Drive)
32. Scarlett O'Hara (Gone With The Wind)
31. Coffy (Coffy)
30. Kym (Rachel Getting Married)
29. Trinity (The Matrix)
28. Lady (Lady And The Tramp)
27. Louise Sawyer (Thelma And Louise)
26. Nina Sayers (Black Swan)
25. Enid
24. Rosemary Woodhouse (Rosemary's Baby)
23. Mrs Robinson (The Graduate)
22. Dory (Finding Nemo)
21. Veronica Sawyer (Heathers)
20. Mia Wallace (Pulp Fiction)
19. Clarice Starling (Silence Of The Lambs)
18. Laurie Strode (Halloween)
17. Carrie White (Carrie)
16. Bridget Gregory (The Last Seduction)
15. Catwoman (Batman Returns)
14. Matilda (Leon)
13. Lisbeth Salander (The Girl With The Dragon Tattoo)
12. Jackie Brown
11. Eli (Let The Right One In)
10. Sugar Kane Kowalczyk (Some Like It Hot)
9. Hildy Johnson (His Girl Friday)
8. The Bride (Kill Bill)
7. Hermione Granger (Harry Potter)
6. Dorothy Gale (The Wizard Of Oz)
5. Princess Leia Organa (Star Wars)
4. Clementine Kruczynski (Eternal Sunshine Of The Spotless Mind)
3. Sarah Connor (Terminator)
2. Annie Hall (Annie Hall)
1. Ellen Ripley (Alien)



fotoğraflı kaynak;
http://fotogaleri.ntvmsnbc.com/sinemanin-en-iyi-100-kadin-karakteri.html

Tüm Zamanların En İyi Filmleri

Tüm Zamanların En İyi Filmleri

Kişisel sıralamalarınız mutlaka fark gösterecektir ama bizim burada vereceğimiz liste Dünyanın en prestijli sinema dergilerinden Empire‘ın, tüm zamanların en iyi 500 filmini belirlemek üzere düzenlediği anketin sonuçlarından ilk 20 olacak.

İşte Tüm Zamanların en iyi 20 filmi

1. The Godfather
2. İndiana Jones Raiders of the Lost Ark
3. Star Wars-The Empire Strikes Back
4. Shawshank Redemption
5. Jaws
6. Goodfellas
7. Apocalypse Now
8. Singin’ in the Rain
9. Pulp Fiction
10. Fight Club
11. Raging Bull
12. Once Upon A Time In The West
13. The Dark Knight
14. Taxi Driver
15. The Godfather Part 2
16. Blade Runner
17. Back To The Future
18. The Lord Of The Rings: The Fellowship Of The Ring
19 The Good The Bad And The Ugly
20. Die Hard

kaynak;
http://www.izmirdesanat.org/tum-zamanlarin-en-iyi-filmleri/

17 Mart 2015 Salı

Beş Kardeş Haziran'a kadar mola aldı!

Beş Kardeş Haziran'a kadar mola aldı!
17/03/2015 10:42 A+ A-
Kanal D'nin geçtiğimiz ay yayın hayatına başlayan ve kadrosuyla dikkat çeken dizisi 'Beş Kardeş'te ilginç bir gelişme yaşandı. 5. bölümüyle ekranlara gelen dizi, 'Haziran'da buluşmak üzere...' mesajıyla sona erdi.


Kanal D'nin geçtiğimiz ay yayın hayatına başlayan ve kadrosuyla dikkat çeken dizisi 'Beş Kardeş'te ilginç bir gelişme yaşandı.
5. bölümüyle ekranlara gelen dizi, 'Haziran'da buluşmak üzere...' mesajıyla sona erdi.

Reytinglerde bekleneni bir türlü alamayan dizinin yaz döneminde tekrar başlayacağı öğrenildi.

Onur Ünlü 'nün yönetmenliğini yaptığı Beş Kardeş dizisi Serkan Keskin, Fatih Artman, Osman Sonant, Tansu Biçer, Nadir Sarıbacak ve Melisa Sözen gibi kalburüstü oyuncularla dikkat çekiyordu.

DİZİNİN HAYRANLARI İSYAN ETTİ

Çektiği başarılı filmlerin ardından 'Leyla ile Mecnun' dizisiyle Türkiye 'de kendisini tanıtan Onur Ünlü'nün son projesi olan 'Beş Kardeş'in ara vermesi çok sayıda  Twitter  kullanıcısını isyan ettirdi.

kaynak; http://www.radikal.com.tr/hayat/bes_kardes_hazirana_kadar_mola_aldi-1315121

14 Mart 2015 Cumartesi

Yeni başlayan dizi Kara Kutu (TV 2015 - ) ve Türk dizilerinden umut var mı? James Bourne abimiz İstanbul'da ortaya çıktı!!

KARA KUTU (TV 2015 -)


Hikaye ve Künye
Mehmet Duman barda gitar çalıp şarkı söyleyerek hayatını kazanan sıradan bir adamdır. 2013 senesinde Irak’ta ölümden dönmüştür. Mehmet bu olaydan sonra hafızasını kaybetmiştir. Hafızasını kaybettikten sonra geçen bir buçuk senede Mehmet, kim olduğunu araştırmış olsa da elle tutulur bir bilgi edinememiştir. Bir gece Mehmet’in çalıştığı barda kavga çıkar. Mehmet kavgayı ayırmak için araya girdiğinde başına sert bir darbe alır. Mehmet o anda
geçmişine anlık bir gelgit yaşar.Mehmet geçmişine dair ufak da olsa bir şeyler hatırlatan gelgitleri sıklaştıkça kim olduğunu çözmeye başlayacaktır. Devlet adına çalıştığı söylenen gizli bir teşkilatta birçok pis olaya bulaştığını öğrenecektir. Bu onda bir yıkıma yol açacak, kendinden nefret edecektir. Mehmet, kendisine bunu yapan yapıyla amansız bir savaşa
girecek ve bu teşkilatın arkasında kim olduğunu bulmaya çalışacaktır. Kimliğinin peşine düşen Mehmet, bir süre sonra gerçek adının Mehmet’in olmadığını, hafızasını kaybetmeden önce evli bir adam olduğunu üstelik sekiz yaşında bir de kızı olduğunu öğrenecektir. Karısının adı
Canan’dır. Mehmet karısını ve kızını hatırlayamaz ama geçmişin anahtarı onlardadır. Mehmet zaman ilerledikçe günümüzde sevgilisi olan Zeynep ile hatırlayamadığı karısı Canan ve kızı arasında kalacaktır.



Yapım                          : Pana Film

Yönetmen                     : Serdar Akar

Senaryo                       : Ercan Mehmet Erdem

Oyuncular                    : Orhan Kılıç (Mehmet), Sümeyra Koç (Zeynep), Deniz Uğur (Canan), Hazım Körmükçü (Reşit), Hakan Eratik (Hasan),  Barış Bağcı (Katip), M.Ali Kaptanlar (Cevahir), Ali Yoğurtçuoğlu (Celal) Zamire Kasapoğlu (Yasemin), Remzi Evren (Abdurrahman), Burcu Tutkun (Emine), Şevval Sam (Adalet), Gökhan Azlağ (Can), Erman Koç (Recai), Fatih Koyunoğlu (Macit), Sema Atalay (Şükran), Caner Candarlı (Suat), Nas Sıla Zengin (Derin Erdem), Sadi Celil Cengiz (Serhat Taklacı), Can Tunalı (Salim), Ekrem İspir (Emniyet Amiri), Şebnem Dorukel(Sezen), Özgül Sadıç (Sevgi), Ayça Koyunoğlu (Macit'in eşi), Kaan Ürkmez (Savaş), Ozan Çolak (Metin), Mehmet Uslu (Vedat), Hakan Şahin (Mansur) ve Kerem Alışık (Tekin)

yazı alıntıdır. kaynak;https://www.kanald.com.tr/kara-kutu/hikaye-ve-kunye

KANAL D KARA KUTU DİZİSİ SAYFASI; (FOTOĞRAFLAR, VİDEOLAR, BÖLÜMLER VB)
https://www.kanald.com.tr/kara-kutu

..............




13 Mart 2015 Cuma

13. Cuma Gecesi İzlemeye Değer 13 Korku Filmi!

13. Cuma Gecesi İzlemeye Değer 13 Korku Filmi!
12 Aralık 2013 Perşembe - 01:00
Kimi inanır, kimi inanmaz Cuma gününün ayın 13'üne gelmesinin uğursuzluğuna. Ama popüler kültüre, özellikle korku ve gerilim sinemasına yansımaları da gözardı edilemez. Bu haftaki Cuma gününün ayın 13'üne gelmesini fırsat bilerek, tarihe yakışacak korku filmlerini sizin için sıraladık! İşte Elm Sokağı Kabusu'ndan Omen'e, 13.Cuma'ya yakışan korku filmleri!


  • Film: 13. Cuma (Friday the 13th) (1980)

Yönetmen: Sean S. Cunningham
Oyuncular: Betsy Palmer, Kevin Bacon, Adrienne King, Harry Crosby
Beyazperde kullanıcı puanı: 3,8

  • Film: Elm Sokağı Kabusu (1984)

Yönetmen: Wes Craven
Oyuncular: Robert Englund, John Saxon, Heather Langenkamp, Ronee Blakley
Beyazperde kullanıcı puanı: 4,3

  • Film: Günah Tohumu (1976)

Yönetmen: Brian De Palma
Oyuncular: Sissy Spacek, Piper Laurie, Amy Irving, William Katt
Beyazperde kullanıcı puanı: 3,9

  • Film: The Shining (1980)

Yönetmen: Stanley Kubrick
Oyuncular: Jack Nicholson, Shelley Duvall, Danny Lloyd
Beyazperde kullanıcı puanı: 4,3

  • Film: Şeytan (1973)

Yönetmen: William Friedkin
Oyuncular: Linda Blair, Ellen Burstyn, Max von Sydow, Jason Miller
Beyazperde kullanıcı puanı: 3,8

  • Film: Kötü Ruh (Poltergeist)(1982)

Yönetmen: Tobe Hooper
Oyuncular: Craig T. Nelson, JoBeth Williams, Beatrice Straight, Dominique Dunne
Beyazperde kullanıcı puanı: 3,3

  • Film: Yaşayan Ölülerin Gecesi (1968)

Yönetmen: George A. Romero
Oyuncular: Duane Jones, Judith O'Dea, Keith Wayne, Judith Ridley
Beyazperde kullanıcı puanı: 3,8

  • Film: Rosemary’nin Bebeği (1968)

Yönetmen: Roman Polanski
Oyuncular: Mia Farrow, John Cassavetes, Ruth Gordon, Maurice Evans
Beyazperde kullanıcı puanı: 3,9

  • Film: The Omen (1976)

Yönetmen: Richard Donner
Oyuncular: Gregory Peck, Lee Remick, David Warner, Billie Whitelaw
Beyazperde kullanıcı puanı: 3,8

  • Film: Diğerleri (2001)

Yönetmen: Alejandro Amenábar
Oyuncular: Nicole Kidman, Elaine Cassidy, Christopher Eccleston, Fionnula Flanagan
Beyazperde kullanıcı puanı: 4,4

  • Film: Yetimhane (2007)

Yönetmen: Juan Antonio Bayona
Oyuncular: Belén Rueda, Fernando Cayo, Roger Príncep, Mabel Rivera
Beyazperde kullanıcı puanı: 4,0

  • Film: Halka (2002)

Yönetmen: Gore Verbinski
Oyuncular: Naomi Watts, Brian Cox, Martin Henderson, David Dorfman
Beyazperde kullanıcı puanı: 4,2

  • Film: Korku Seansı (2013)

Yönetmen: James Wan
Oyuncular: Vera Farmiga, Patrick Wilson, Ron Livingston
Beyazperde kullanıcı puanı: 4,0


yazı alıntıdır. aşağıdaki bağlantıya tıklayarak filmlerin orjinal fragmanlarını da izleyebilirsiniz;
http://www.beyazperde.com/dosyalar/sinema/dosya-50763/

Yozgat Blues (2013) __ Beyazperde.com eleştirisi ve bence

Yozgat Blues (2013)
93 min  |  Comedy, Drama  | Ratings: 6,9/10

A barber in Yozgat - a very small city in the middle Anatolia - has an emotional breakdown when he runs into Yavuz and Nese who have come to town to sing in a small music hall-bar.

Director: Mahmut Fazil Coskun
Writers: Mahmut Fazil Coskun, Tarik Tufan

Cast

Credited cast:
Ercan Kesal ... Yavuz
Ayça Damgaci ... Nese
Tansu Biçer ... Sabri
Nadir Saribacak ... Kamil

kaynak;
http://www.imdb.com/title/tt2388819/?ref_=fn_al_tt_1


Özet & detaylar

Yozgat, Yavuz ve Neşe'nin hikayesinin başladığı ya da bittiği yerdir... Aldıkları bir iş teklifi sonrasında Yozgat'a taşınan müzik öğretmeni ve şarkıcı Yavuz ve öğrencisi Neşe hayatlarının önemli bir dönüm noktasına adım atmak üzeredir. İcra ettikleri müzik türüyle bu yeni şehirde kimsenin ilgisini çekemeyen ikilinin çabalarına, buraya taşındıkları ilk günlerde tanıştıkları Sabri'nin yardımları da eklenir ancak sonuç yine olumsuzdur. Bu olumsuz sonuç beklenmedik gelişmeleri de beraberinde getirir...
Filmin yönetmen koltuğunda ilk uzun metraj çalışması Uzak İhtimal ile büyük beğeni kazanan ve İstanbul Film Festivali'nde Altın Lale ödülüne layık görülen Mahmut Fazıl Coşkun bulunuyor. Başrollerinde ise son dönemin başarılı isimlerinden Ercan Kesal, Ayça Damgacı ve Tansu Biçer yer alıyor.

kaynak;
http://www.beyazperde.com/filmler/film-219937/


YOZGAT BLUES FRAGMAN; http://www.beyazperde.com/filmler/film-219937/fragman-19534541/

Ödüller: 

32. İstanbul Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu (Ercan Kesal),
28. Varşova Film Festivali FIPRESCI Ödülü,
20. Adana Film Festivali Altın Koza En İyi Film,
4. Malatya Film Festivali Kristal Kayısı En İyi Film, En İyi Yönetmen,
SİYAD En İyi Film


Beyazperde eleştirisi Yozgat Blues

...................


11 Mart 2015 Çarşamba

SİYAD, yılın ve yüzyılın en iyi filmlerini açıkladı



NTV
11 Mart 2015 Çarşamba

47. SİYAD Türk Sineması Ödülleri, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda düzenlenen törenle sahiplerini buldu. En iyi film ödülü, "Kış Uykusu" filmine layık görülürken, "En iyi yönetmen" ödülünü de yine "Kış Uykusu" filmiyle Nuri Bilge Ceylan kazandı.

47. kez sahiplerni bulan SİYAD Ödülleri'ne Nuri Bilge Ceylan, aldığı 3 ödülle damgasını vurdu. Ceylan, Kış Uykusu filmiyle "En iyi film" ve "En iyi yönetim" ödüllerini alırken, yönetmenin bir diğer filmi" Bir Zamanlar Anadolu'da" ise yüzyılın en iyi 10 Türk filminden biri seçildi.
Sunuculuğunu Özge Özberk’in yaptığı Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) ödül töreni, sahiplerini buldu.
Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda saat 20.30’da başlayan ödül töreninde kazanan isimler:

En iyi film: Kış Uykusu - Zeyno Film, Memento Films, Bredok Films
En iyi yönetmen: Nuri Bilge Ceylan - Kış Uykusu
Mahmut Tali Öngören
En iyi senaryo: Deniz Akçay - Köksüz
En iyi erkek oyuncu performansı: Haluk Bilginer - Kış Uykusu
Cahide Sonku En iyi kadın oyuncu performansı: Melisa Sözen - Kış Uykusu
En iyi müzik: Kenan Doğulu - Unutursam Fısılda
En iyi yardımcı erkek oyuncu performansı: Ayberk Pekcan - Kış Uykusu
En iyi yardımcı kadın oyuncu performansı: Lale Başar - Köksüz
En iyi görüntü yönetimi: Gökhan Tiryaki - Kış Uykusu  
En iyi kurgu: Yorgos Mavropsaridis - Sivas
En iyi sanat yönetimi: Soydan Kuş - Unutursam Fısılda
En iyi belgesel film: Tepecik Hayal Okulu, Güliz Sağlam
En iyi kısa film: Müjdeler Var Yurdumun Toprağına Taşına, Erdi Sinemam 100 Şeref Yaşına!, Melik Saraçoğlu & Hakkı Kurtuluş
En iyi yabancı film: 2 days 1 night
Onur ödülleri: Yavuz Turgul,  Nebahat Çehre, Genco Erkal ve Attila Özdemiroğlu
Emek ödülü: İrfan Demirkol


YÜZYILIN 10 FİLMİ: 

1) Umut - Yılmaz Güney
2) Yol - Şerif Gören
3) Sevmek Zamanı - Metin Erksan
4) Anayurt Oteli - Ömer Kavur
5) Vesikalı Yarim - Ömer Lütfi Akad
6) Muhsin Bey - Yavuz Turgul
7) Selvi Boylum Al Yazmalım – Atıf Yılmaz
8) Sürü – Zeki Ökten
9) Masumiyet - Zeki Demirkubuz
10) Bir Zamanlar Anadolu’da- Nuri Bilge Ceylan


Sinema Yazarları Derneği üyelerinin ilk tur oylaması sonucu 2014 yılında vizyona çıkan filmler arasından dokuzu çeşitli dallarda adaylıklar kazanmıştı.  Bu yıl Kış Uykusu on dalda on üç adaylık elde ederken, bu filmi yedi dalda elde ettiği sekiz adaylıkla Kusursuzlar takip etti.
İtirazım Var, Köksüz ve Sivas ise yedi dalda aday oldu. Unutursam Fısılda dört dalda beş adaylık elde ederken; Ben O Değilim dört dalda dört adaylık kazandı. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku ve Pek Yakında ise ikişer adaylık elde etti.


http://www.ntv.com.tr/sanat/siyad-yilin-ve-yuzyilin-en-iyi-filmlerini-acikladi,rEvkhStBKkaMRi-GZ3yTXQ?

Popüler Yayınlar - most viewed

DİNLEDİĞİM MÜZİKLER

DİNLEDİĞİM MÜZİKLER _ BANA İLHAM VEREN MÜZİKLER _ THE MUSIC INSPRIRES ME _ RESİM YAPARKEN DİNLEDİKLERİM


KISACA SOLİST YA DA GRUPLAR;

DİNLEMEK İÇİN TIKLAYABİLİRSİNİZ, TTNET ve TURKCELL MÜZİK LINKLERİNİ EKLEDİM.


A-B


AEROSMITH (90lardan beri, nine lives ve get a grip albümleri var bende. sonra pek takip etmedim ama.)



AYÇA ŞEN (DELİDİR NE YAPSA YERİDİR)










BON JOVİ (ESKİ 90LARDAN ŞARKILARINI HALA SEVERİM)



BROOKLYN FUNK ESSENTIALS






C-D


D-E

G-H

I-İ-J

K-L

M-N

O-Ö

P-R

S-Ş

T-U-Ü


V-W-Y-Z



-------------------------------------------------

PİNTEREST'TEKİ VİDEO ALBÜMLERİ;

MUSIC I LOVE; http://www.pinterest.com/ebruduvenci/music-i-love/

TURKISH ROCK MUSIC;