23 Ocak 2015 Cuma

2014'ün EN'leri: 2014’ün en çok izlenen 15 yabancı filmi

2014'ün EN'leri

Sinemadan, albümlere ve edebiyata 2014'ün en iyi ve en kötüleri listesi...
Time dergisi seçti;

kaynak; HABERTURK; BURADA.





Box Office Türkiye’nin rakamlarına göre 2014’ün en çok izlenen 15 yabancı filmi:

1. Nuh: Büyük Tufan / Vizyon tarihi: 03.04.2014/ Toplam Seyirci Sayısı: 1.178.671
2. Karlar Ülkesi / Vizyon tarihi: 17.01.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 1.112.740
3. Lucy / Vizyon tarihi: 08.08.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 867.232
4. 300: Bir İmparatorluğun Yükselişi / Vizyon tarihi: 07.03.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 865.412
5. Açlık Oyunları: Alaycı Kuş Bölüm 1 / Vizyon tarihi: 21.11.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 803.752
6. Transformers: Kayıp Çağ / Vizyon tarihi: 27.06.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 741.601
7. Cehennem Melekleri 3 / Vizyon tarihi: 15.08.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 694.845
8. Yıldızlararası / Vizyon tarihi: 07.11.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 686.778
9. İnanılmaz Örümcek-Adam 2 / Vizyon tarihi: 25.04.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 652.628
10. Hobbit: Beş Ordunun Savaşı / Vizyon tarihi: 17.12.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 643.689
11. Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti / Vizyon tarihi: 11.07.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 624.396
12. Herkül: Efsane Başlıyor / Vizyon tarihi: 07.02.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 541.954
13. Labirent: Ölümcül Kaçış / Vizyon tarihi: 19.09.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 540.959
14. Rio 2 / Vizyon tarihi: 11.04.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 450.521
15. Kaptan Amerika: Kış Askeri / Vizyon tarihi: 11.04.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 434.465

KAYNAK HABERTURK:  BURADA.

2014'ün EN'leri: 2014’ün en fazla izlenen 15 yerli filmi

2014'ün EN'leri

Sinemadan, albümlere ve edebiyata 2014'ün en iyi ve en kötüleri listesi...
Time dergisi seçti;

kaynak; HABERTURK:  BURADA




Box Office Türkiye’nin rakamlarına göre 2014’ün en fazla izlenen 15 yerli filmi: 

(Not: Vizyon tarihi 3 ocak 2014’ten önceki filmlerin seyirci rakamları sadece 2014 izleyici rakamlarıdır)
2014'ün en fazla izlenen filmi Recep İvedik 4 oldu: Vizyon tarihi: 21.02.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 7.369.098
2. Eyyvah Eyvah 3 / Vizyon tarihi: 31.01.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 3.414.212
3. Düğün Dernek / Vizyon tarihi: 06.12.2013/ Toplam Seyirci Sayısı: 2.907.172
4. Pek Yakında / Vizyon tarihi: 02.10.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 2.183.895
5. Unutursam Fısılda / Vizyon tarihi: 29.10.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 1.686.098
6.Birleşen Gönüller / Vizyon tarihi: 24.10.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 1.568.240
7. Deliha / Vizyon tarihi: 14.11.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 1.542.656
8. İncir Reçeli 2 / Vizyon tarihi: 17.10.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 1.378.517
9. Patron Mutlu Son İstiyor / Vizyon tarihi: 01.01.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 1.297.536
10. Çakallarla Dans 3: Sıfır Sıkıntı / Vizyon tarihi: 05.12.2014/ Toplam Seyirci Sayısı: 1.192.440
11. Hadi İnşallah / Vizyon tarihi: 28.11.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 1.014.947
12. Mandıra Filozofu / Vizyon tarihi: 04.04.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 955.746
13. Bir küçük Eylül Meselesi / Vizyon tarihi: 14.02.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 924.709
14. Dabbe: Zehr-i Cin / Vizyon tarihi: 12.09.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 836.794
15. Çılgın Dersane 3 / Vizyon tarihi: 17.01.2014 / Toplam Seyirci Sayısı: 548.302


KAYNAK; HABERTURK.COM : BURADA

2014'ün EN'leri: 2014'ün en etkileyici 10 performansı

2014'ün EN'leri

Sinemadan, albümlere ve edebiyata 2014'ün en iyi ve en kötüleri listesi...
Time dergisi seçti;

kaynak; HABERTURK: BURADA




Time'a göre 2014'ün en etkileyici 10 performansı: 

10. Tilda Swinton- Only Lovers Left Alive (Sadece Aşıklar Hayatta Kalır)
9. Jenny Slate- Obvious Child
8. Essie Davis- The Babadook (Karabasan)
7. David Oyelowo- Selma
6. Jack O’Connell- Unbroken (Boyun Eğmez)
5. Eva Green- 300: Rise of an Empire (300: Bir İmparatorluğun Yükselişi)
ve Sin City: A Dame to Kill For (Günah Şehri: Uğruna Öldürülecek Kadın)
4. Marion Cotillard- The Immigrant
ve Two Days, One Night (İki gün, bir gece)
3. Chadwick Boseman- Get On Up
2. Julianne Moore - Still Alice
1. Benedict Cumberbatch- The Imitation Game


KAYNAK; HABERTURK : BURADA

2014'ün EN'leri: 2014'ün en kötü 10 filmi

2014'ün EN'leri

Sinemadan, albümlere ve edebiyata 2014'ün en iyi ve en kötüleri listesi...
Time dergisi seçti;

kaynak; HABERTURK.COM BURADA



2014'ün en kötü 10 filmi
10. Hateship Loveship
9. Transcendence (Evrim)
8. Nut Job (Fındık İşi)
7. Winter’s Tale (Kış Masalı)
6. The Legend of Hercules (Herkül: Efsane Başlıyor)
5. Let’s Be Cops (Çakma Polisler)
4. Walk of Shame (Hayatımın En Kötü Gecesi)
3. Men, Women & Children
2. A Million Ways to Die in the West
1. Blended


KAYNAK HABERTURK.COM BURADA.

2014'ün EN'leri: 2014'ün en iyi 10 filmi

2014'ün EN'leri

Sinemadan, albümlere ve edebiyata 2014'ün en iyi ve en kötüleri listesi...
Time dergisi seçti;

kaynak; HABERTURK.COM BURADA ;


2014'ün en iyi 10 filmi 

10. Birdman
9. Wild Tales
8. Citizenfour
7. Nightcrawler (Gece Vurgunu)
6. Jodorowsky’s Dune
5. Goodbye to Language (Dile Veda)
4. Lucy
3. The LEGO Movie (LEGO Filmi)
2. Boyhood (Çocukluk)
1. The Grand Budapest Hotel (Büyük Budapeşte Oteli)


KAYNAK; HABERTURK.COM BURADA.

2014 Yılının En İyi 10 Yabancı Dizisi

2014 Yılının En İyi 10 Yabancı Dizisi


Konuk yazarımız Derya Ertaş ile birlikte Arda Karaböcek ve Burak Kaplan, 2014 yılının en iyi 10 yabancı dizisini sanatatak okurları için seçti.

1. Game of Thrones

Dördüncü sezonunun ilk birkaç bölümü ortalama geçmesine rağmen devam eden bölümlerde seviyeyi artıran Game of Thrones, ilk sezonundan sonra belki de en iyi sezonunu bu sene geçirdi. Büyük bir savaş izledik, Tyrion’un davasını izledik, benzerini bir daha izleyip izleyemeyeceğimiz şüpheli olan bir düello izledik ve en önemlisi tüm sarayda yankılanan Arya’nın gülüşünü dinledik. Game of Thrones yedinci sezona kadar onay almış durumda ve dizi bitene kadar bu listede kendine yer bulacağı kesin; fakat bir daha bu kadar iyi bir sezon geçirip geçirmeyeceği meçhul.
Arda Karaböcek

2. True Detective

HBO’nun bu seneki ağır topuydu True Detective. Sinema perdesinden transfer ettiği oyuncuları ve yönetmeniyle adeta televizyon ekranında sinema filmi izleme keyfi vermeye çalışıyordu. Zaman atlamalı kurgusu, sınırları zorlayan sinematografisi (yayınlandıktan sonra herkesin günlerce konuştuğu o meşhur plan sekansı hatırlayın) ve hikayenin ortasına yerleştirdiği karanlık mı karanlık Amerikan mitiyle izleyen herkesi kısa sürede büyülemeyi başardı. Aslen roman yazarı olan dizinin yaratıcısı Nic Pizzolatto’nun haddinden fazla konuşan senaryosunu saymazsak sezonun kesinlikle en iyi projelerinden biri vardı karşımızda.
Burak Kaplan

3. Hannibal

Hannibal, başarılı bir ilk sezonun ardından ikinci sezonuyla bu sene karşımıza çıktı. Açıkçası benim şüphelerim vardı. Güçlü bir ilk sezonu, iyi bir sezonla takip etseler dahi eleştiri alacaklardı; fakat neredeyse ilk sezon kadar güçlü bir sezon izletmeyi başardılar. Cinayetler orijinalliğinden hiç birşey kaybetmemişti ve mantık hataları hala görselliğin etkileyiciliğinin yanında fark edilmiyordu. Sezon finali ise başlı başına bir film gibiydi. Üçüncü sezonu izlemektense ikinci sezonda Hannibal’ın bitmesini tercih ederdim, bakalım beni bir kez daha yanıltabilecekler mi?
Arda Karaböcek

4. The Knick

Televizyon ekranlarında şimdiye dek pek çok medikal drama izledik. ER, House M.D., Grey’s Anatomy… Hepsi bir dönem ilgiyle izlediğimiz dizilerdi. Fakat herhalde bugüne dek The Knick gibi bir medikal drama hiç izlemedik. Steven Soderbergh’in bütün bir sezonunu yönettiği dizi, Cliff Martinez’in müzikleri, Clive Owen’ın oyunculuğu ve harikulade set ve kostüm tasarımlarıyla sezonun en aykırı televizyon işiydi. Bugüne kadar izlediğiniz ameliyat sahnelerinin rahatsız edici olduğunu mu düşünüyorsunuz? Bir de The Knick’in ameliyat sahnelerini izlemeyi deneyin. 1900 yılında kasaplığın nerede bitip, tıbbın nerede başladığını birbirine karıştırabilirsiniz.
Burak Kaplan

5. House of Cards

Elinde bir sezonluk hikayesi olan House of Cards, ikinci sezonu çekerek risk aldığı yetmiyormuş gibi daha ilk bölümden dizinin ana karakterlerinden birini öldürerek farklı bir maceraya kendini atıyordu. Belki de en iyi ikinci sezon başlangıcına sahip dizi olmasına rağmen House of Cards, mantık hataları ve karmaşık hikayesinden dolayı birçok eleştiri aldı. Sezonun tüm bölümlerinin aynı anda yayınlanmasının eleştirileri hafiflettiğini ve bu yüzden Netflix’in şanslı olduğunu söyleyenler bile oldu. Bu eleştirilerin temelinin ilk sezonunun yarattığı yüksek beklenti olduğunu düşünüyorum. Oyunculuklar bu sezon da harikaydı, hikaye akışı karmaşık olsa da cemaat-hükümet gerilimine benzerlik ilgi çekiciydi ve uzun lafın kısası House of Cards performansını düşürmesine rağmen geçtiğimiz senenin en iyi dizilerinden birisiydi.
Arda Karaböcek

6. Mad Men

7 yıl boyunca yayınlanmasına rağmen, ilk günkü kalitesini bozmayan kaç tane dizi sayabiliriz ki? AMC, her ne kadar son sezonunu ikiye bölüp yayınlama kararı verip, bizi bütün bir sezonu tek bir seferde izlemekten mahrum bıraksa da izlediğimiz yarım sezonla bile bu senenin en iyileri listesine girmeyi başardı Mad Men. Draper’in ‘düşüş’ hikayesi artık ilginizi çekmiyor olsa bile, bu son sezonu sadece 60’lardan 70’lere geçiş hikayesi için bile izleyebilirsiniz. Sürekli ismi değiştiği için artık takip etmekte zorlandığımız ‘meşhur’ reklam ajansımızın bir bilgisayarı bile oluyor hem! Reklamcılık değişiyor, dünya değişiyor ama bakalım Don Draper değişiyor mu?
Burak Kaplan


7. Silicon Valley

The Big Bang Theory’nin başarısının ardından yıllar geçmesine rağmen aynı kitleye hitap etmeyi deneyen ilk dizi Sillicon Valley oldu. Sillicon Valley’nin farklılığı ise bir konu üzerinden ilerlemesi ve yarattığı karakterlerin daha üç boyutlu karakterler olması diyebiliriz. Dizinin ‘iyi’ adamlarından biri olan Peter Gregory, şu anda dizi dünyasının en karizma anti-kahramanlarından biri. T.J. Miller’ın canlandırdığı Erlich ise bu dizi bittikten sonra kendisine özel diziye sahip olabilecek kadar özgün ve komik bir karakter. Kısaca iyi yazılmış, üzerine düşünülmüş bir yapım Silicon Valley. İkinci sezonu gelse de izlesek.
Arda Karaböcek

8. Halt and Catch Fire

Henüz dizi yayınlanırken, yabancı basından biri çıkıp Halt and Catch Fire için söyle bir yakıştırma yapmıştı: “Şu an TV’de yayınlanan ve muhtemelen sizin izlemediğiniz en iyi dizi.” Bu sözleri söyleyen arkadaşa katılmamak pek de elde değil. Çünkü her ne kadar Halt and Catch Fire ekranlarda çok az kişi tarafından izleniyor olsa da geçtiğimiz senenin en kaliteli işlerinden biriydi. Bilmiyorum, belki 80’lerin bilgisayar dünyasını izlemek ve bugün kullandığımız pek çok teknolojinin üretim hikayesine göz gezdirmek sadece benim gibi 80’lerde çocuk olan bir jenerasyonun ilgisini çekiyordur. Öyle ya da böyle Halt and Catch Fire’ın alnının teriyle kazandığı yeni sezon onayı sayesinde en azından bir sene daha izleyebileceğiz bu diziyi. Bakalım 1984’te neler olacak?
Burak Kaplan


9. The Americans

“Komşunu sev, ülkeni koru” sloganından muzdarip Jennings ailesi, her ne kadar banliyöde yaşayan sıradan bir aile gibi görünse de aslında aile fertleri Sovyetler için çalışan KGB ajanlarıdır. Görev aşkına zorla evlendirilen ve hatta iki çocukları olan çiftin, yeni komşularının FBI ajanı çıkması ise işlerini iyice zorlaştıracaktır. 2013’te başlayan dizi, politik olayların paralelinde Jennings çiftinin iş ortağından gerçek bir aileye dönüşümünü ve hayatlarını sorgulamasını anlatıyor. Zaten dizinin yaratıcıları da “Sovyet movyet hikaye, asıl konu evlilik” diye konuyu özetliyor. Dizi, sadece bu iki profesyonel KGB ajanının görevleri için kılıktan kılığa girmesini görebilmek için bile izlenebilir. Farklı peruklarla bambaşka karakterlere bürünen Matthew Rhys’ın ise hala bir Emmy ya da Altın Küre adaylığının olmaması ise dikkat çekici.
Derya Ertaş

10. Rick and Morty

Aslında animasyon dizi hakkımı Archer’dan yana kullanmam gerekirdi ama çok takipçisi olmadığını bildiğim Rick and Morty’i tanıtmanın daha önemli olduğuna kanaat getirdim. Community’nin yaratıcısı Dan Harmon’ın oluşturduğu Rick and Morty, Futurama severlerin özlemini bir nebze azaltabilecek bir yapım. Oldukça zeki bir bilim adamı ve pek de zeki olmayan torununu konu alan dizi, orijinal fikirler izlerken gülmek isteyenlere hitap ediyor.
Arda Karaböcek

Mahalle Baskısı

Fargo

Muhtemelen pek çok hayranı kızdıracağız ama üzgünüz ki ünlü sinema filmlerini diziye uyarlama furyasının aslında çok da iyi olmayan bir örneğiydi Fargo. Bütün bir Breaking Bad serisinin ana karakteri Walter White’a beş sezonda (toplam 62 bölüm) ince ince işleyerek yaşattığı karakter değişimini, ana karakteri Lester Nygaard’ın kulağına fısıldayan şeytanımsı bir karakter yerleştirerek tek bölümde çözmeye girişecek kadar kolaycıydı Fargo. Dizinin en iyi yanı; Coen Kardeşler’in 1996 yapımı orijinal filmlerinin ne kadar da kusursuz bir iş olduğunu bize hatırlatmasıydı. Diziyi yine de cesaretinden ötürü takdir etmek lazım tabi. “Coen’ler çekmiş, biz daha üzerine ne söyleyeceğiz ki” dememiş adamlar.


Burak Kaplan

KAYNAK; SANATATAK.COM (TIK)

21 Ocak 2015 Çarşamba

Arthur (I) (2011) _ klişelerden müteşekkir bir film

Dün televizyonun karşısına geçmiş bakınıyordum, hiç birini beğenmedim, öyle kafanı meşgul etmeyecek kadar eften püften bir film buldum. Filinta'yı izleyebilirdim ama o kadar stilize, yapay geldi ki artık ilk 2 bölümden sonra tahammül sınırlarımı aştı. Tamam gerçekten de filinta gibi ama sırf başrolde yakışıklı var diye de çekilmiyor :(
Ha bu bulduğum daha mı iyi, hayır kesinlikle değil.
Bir kere Russell Brand'in antipatikliği yok mu, başka hiç kimsede bu kadar acayip ve uyumsuz yüz hatları ve bu sevimsizlik hem de üstüne üstlük kendisini çok komik bulur tavırlar. sadece canlandrıdığı karakter (burada daha çok tipleme) gıcık ve antipatik değil, aslında kendisi de öyle; talk şovlardaki davranışları aynen filmde vardı sanki.
Doğuştan aşırı zengin playboya, soğuk nevale annesi, ki anne demeye şahit ister, rest çeker; ya evleneceksin ya parasız kalacaksın. Playboyumuz annesinin önerdiği kadından hiiç hoşlanmamaktadır, her ne kadar büyüyememiş bir yetişkin olsa, çocuk gibi, kaprisli, şımarık ve salak olsa da için için sevgisizlikten bu haldedir, hayallerindeki kız çok daha doğal ve içten bir tiptir ve onu yola getirecektir. Playboy klişesi, soğuk ve ilgisiz anne klişesi, hizmetkar klişeleri, müstakbel belalı gelin ve kayınbaba klişeleri, doğal ve iyi kalpli kız klişesi. Ne ararsan var.
Zaten çocuklara hitap eden masal kıvamında ama soğuk İngiliz absürd komedilerine de yaklaşmaya çalışıyor.
Hadi Russell Brand saygın bir aktör sayılmaz, antipatik bi komedyen, ondan beklenir de, hadi Greta Gerwig genç, yeni yükselen bir aktris de, Helen Mirren'ın Nick Nolte'un ne işi vardı bu filmde?? 
Çünkü bütçesi 40 milyon dolar!!!
Şöför rolündeki Luis Guzma'ı ne kadar çok filmde gördük acaba, ne kadar tanıdık bir yüz.
Ve Geraldine James'in de yüzü tanıdık ama ben çok Vanessa Redgrave'e benzettim hatta akrabalar mı diye hazır film sayfasını açmışken bakındım ama değiller. Peki nereden tanıyorum bu yüzü; Sherlock Holmes filmlerinde oynamış, herhalde oradan hatırlıyorum. Doğrusu bu filmi etiketlere bile eklemek istemiyorum, sadece oyuncuları etiketleyeceğim ve İzlemeseniz de Olur ile hatır için bile katlanılamayacak filmler etiketine.

Arthur (I) (2011)

 110 min  -  Comedy | Romance  - Ratings: 5,8/10 from 42.078 users

A drunken playboy stands to lose a wealthy inheritance when he falls for a woman his family doesn't like.

Director: Jason Winer
Writers: Peter Baynham (screenplay), Steve Gordon (story)

Cast

Cast overview, first billed only:
Russell Brand ... Arthur
Helen Mirren ... Hobson
Greta Gerwig ... Naomi Quinn
Jennifer Garner ... Susan Johnson
Geraldine James ... Vivienne
Luis Guzmán ... Bitterman
Nick Nolte ... Burt Johnson

http://www.imdb.com/title/tt1334512/?ref_=nm_flmg_act_14

Özet & detaylar

Günlerini alkol ve tembellikle geçiren Arthur, hayatında her zaman iki şeye güvenmektedir: İki ona hayatının sonuna kadar yetecek yüklü miras, ikincisi de çocukluğundan bu yana hep yanında olan dadısı Hobson...

Oysa sonunda hayatın gerekleri onu da yakalar. Ailesi sürdürdüğü bu playboy hayatından vazgeçip ayarladıkları kişiyle evlenmesi karşılığında ona miras bırakacaklardır. Şayet bunu kabul etmezse, bilinmeyen bir geleceğe doru yol alacaktır...
http://www.beyazperde.com/filmler/film-141341/

18 Ocak 2015 Pazar

Yüzyıllık Aşk _ Türkiye’de Sinema ve Seyirci İlişkisi

Türkiye’de Sinema ve Seyirci İlişkisi


25 Eylül 2014 – 11 Ocak 2015


İstanbul Modern, kuruluşunun 10. yılında Türk sinemasının 100. yıldönümüne ithafen bir sergi sunuyor: “Yüzyıllık Aşk”. Türkiye’de ilk defa gerçekleştirilen bu araştırma sergisi, Türkiye coğrafyasında sinema tarihinin doğuşu olarak anılan 1914 yılından bugüne uzanan 100 yıllık serüvene bakıyor. Sinemanın seyirciyle buluşma anlarına, bu buluşmanın yarattığı şaşırtıcı ve büyülü kolektif ve kişisel dünyalara yer veren “Yüzyıllık Aşk”, oluşumundan bugününe, sinemayı yaşatan unsur olarak seyirciye odaklanarak, günümüze kadar pek dikkate alınmayan bir noktadan, seyircinin bakışından Türkiye'de sinema olgusunu değerlendirmeyi amaçlıyor. Sinema tarihimizde seyirciye dair yazılı ve görsel arşiv malzemesini dijital platforma aktararak, kaynakları iyi korunmamış ve kişisel çabalarla yaşatılmaya çalışılmış bir tarihin hafızasını görünür kılmaya çalışıyor.

Seyircinin sinema ile en somut ilişkisini kurduğu mekânları, sinema salonlarını “seyirci mabetleri” olarak ele alan “Yüzyıllık Aşk”, Türkiye’nin ilk sinema salonlarından günümüzün festival sinemalarına kadar uzanan, nostaljik bir sunum yapıyor. Seyircinin sinema ve filmlerle ilişkisini sağlayan gazete ilanları, film broşürleri, dergiler, afişler gibi unsurların yanı sıra, sinema seyircisinin fanatizmini de ayrı bir bölümde sunuyor. İçinde sinema seyircisi ve salonunun geçtiği 50’ye yakın Türk filminden sahnelerinden oluşan özel bir çalışmayla, Türkiye'deki sinema ve seyirci arasındaki özel ilişki farklı bir anlam kazanıyor.

Sergiye, konusunda uzman yazarların sinema ve seyirci ilişkisini ele alan yazılarının yanı sıra görsel arşiv malzemesinin sunulduğu kapsamlı bir katalog eşlik ediyor.

Küratörler: Gökhan Akçura, Müge Turan

Yazı İstanbul Modern'in internet sitesinden alıntıdır; kaynak için TIKLAYINIZ.

Yüzyıllık Aşk'ın dijital arşivi için TIKLAYINIZ
Dijital arşivden kendi serginizi hazırlayabilirsiniz, giriş yapmak, adımları takip etmek yeterli.
Ben hazırladım;
YÜZYILLIK AŞK _ BENİM SERGİM BURADA

15 Ocak 2015 Perşembe

Mavi Yasemin (2013) "Blue Jasmine"

Çok çok zengin bir kadının aniden sosyal statüsü, alışkanlıkları ve parasından, gücünden mahrum kalması ve yaşadıkları, pişmanlıkları, duygu değişimleri, aslında hayatının boşa geçtiğini, çaresizliğini fark etmesini, bunlara bağlı olarak ani başağrıları, sinir atakları, kendi kendine konuşmaları, dalıp gitmelerini o kadar iyi canlandırmış ki Cate Blanchett bir kez daha hayran oldum. Hayatı tepetaklak olmuş Jasmine, sürekli endişeli yüz hali, ağladı ağlayacak ya da sinir krizinin eşiğindeki hali,  terlemesi, maskarasının hep akması... Woody Allen yine çok konuşan bir karakter yaratmış ama boş konuşmuyor, ve önceki filmlerine göre çok daha dramatik hatta neredeyse karanlık bir film olmuş. Aslında trajikomik şeyler olmuyor değil ama o kadar gerçekçi ve Cate Blanchett o kadar iyi ki....
Neredeyse ona acıyacağız. Oysa çıkarcı, bencil, kendini herkesten üstün gören birisi, senelerde kocasının yaptıklarından şüphelenmemiş, sadece tüketmeye ama 'fakirlere' yardım eden bir sosyete kadını olmaya alışmış, anlaşılan o ki diğer sosyete kadınlarından da kendini üstün görmüş, ama sanki bunların için için farkına vardığı için siniri bozuk ve içiyor. İşte kendi kendine varmıyor farkına, ancak birisi gözüne sokunca gerçekler dank ediyor. Aslında bir yaştan sonra hayatın gerçekleriyle ve onun sandığı ya da alıştığı gibi olmadığı yüzüne çarpınca, dayanamıyor. Çıkış yolu ise yalan söylemek ve zengin biriyle evlenmek; ama kirli geçmişinin de farkında işte, gerçeklerden kaçamayacağını anlayamıyor. Sürekli de kendini mağdur görüyor, başkalarını eziklikle suçlarken kendisi ezik gibi görmezden gelmiş, gerçeklerden kaçmış, diğerlerinden kişilik olarak üstün olacak bir yanı olmamasına rağmen kendini avutmuş. Aslında sadece yaşadığı hayattan dolayı gelişmiş zevkleri var; yiyecek, içecekler, kıyafet ve mücevherler, dekorasyon. ama kişilik olarak Ne Ginger'dan ne Chili'den üstün! ve o kadar iyi canlandırılmış ki Jasmine, ona kızsak mı acısak mı hak mı versek, merak mı etsek???


Mavi Yasemin (2013) 

"Blue Jasmine" (original title)
 98 min  -  Drama  - Ratings: 7,3/10 from 116.603 users

A New York socialite, deeply troubled and in denial, arrives in San Francisco to impose upon her sister. She looks a million, but isn't bringing money, peace, or love...

Director: Woody Allen
Writer: Woody Allen

Cast
Cast overview, first billed only:
Cate Blanchett ... Jasmine
Alec Baldwin ... Hal
Charlie Tahan ... Young Danny
Alden Ehrenreich ... Danny
Annie McNamara ... Jasmine's Friend Nora
Sally Hawkins ... Ginger
Bobby Cannavale ... Chili
Louis C.K. ... Al
Peter Sarsgaard ... Dwight

http://www.imdb.com/title/tt2334873/fullcredits?ref_=tt_cl_sm#cast


Özet & detaylar

New York'lu çekici ve göz alıcı bir ev kadını olan Jasmine, milyarder kocası Hal ile birlikte son derece gözterişli bir yaşam sürmektedir. Yatırımcı olarak çalışan Hal, son işlerinden birinde battığında, parasını bu denli cömertçe harcaması nedeniyle büyük bir mali krizin içine sürüklenir ve iflas etmenin eşiğine gelir. Jasmine evi terk eder ve bir süreliğine, San Francisco'nun taşrasında yaşayan üvey kız kardeşinin yanına gider. Tek çıkış yolu burada hayatını tekrar düzene sokup, zenginlik ve lüks içerisinde yaşamaktır. Bu süreçte modacı olarak kısa yoldan zengin olmayı ya da varlıklı birileriyle tanışmayı dener ancak içerisinde bulunduğu depresyona alkol ve antidepresan bağımlılığı da eklenince kendisini büyük bir karmaşanın tam ortasında bulur.
Son filmi To Rome with Love'ın ardından tekrar kamera karşısına geçen Woody Allen'ın yazıp yönettiği filmin başrollerini Cate Blanchett, Alec Baldwin ve Peter Sarsgaard paylaşıyor.
http://www.beyazperde.com/filmler/film-206191/


Beyazperde eleştirisi Blue Jasmine

4,0
Woody Allen her zamanki gibi: Çok iyi!
Ali Ulvi Uyanık

Mavi Yasemin peyzajda kullanılan gösterişli bir çiçek olmasına rağmen kokusuzdur. Zenginlik içinde paraya, mücevherlere, kürklere, pahalı zevklere, gösterişe, kibre boğulmuş kadınlar da alımlıdır; ancak sokaklardaki ve alt sınıf evlerdeki hayatlardan tamamıyla kopuk oldukları için ruhsal temas kurmanız zordur... İnsani kokmazlar. Acaba, arada sokakta ya da parkın bir bankında gördüğünüz rüküş kıyafetli / makyajlı, kendi kendine konuşan o yaşlı kadın da bir zamanlar bir mavi yasemin miydi?

7 film ile bir Oscar ödüllü Avrupa turuna, ülkesinde çektiği ve karakteri Boris (Larry David) aracılığıyla dünya ahvaline dair içini döktüğü "Kim Kiminle Nerede?" (Whatever Works) ile ara veren Woody Allen, tekrar ABD topraklarına dönmüş. Ve besbelli ki, bıraktığı yerden, Manhattan entelijansiyasının bunalımlarından devam edemeyeceği için, müthiş enerjik bir yönetmen tarafından çekildiği izlenimi veren "Blue Jasmine/Mavi Yasemin"le seyirciyi şaşırtmayı seçmiş. Mizahla dramı iç içe geçirdiği filminin öyküsünü iki ana damardan besliyor. Birincisi, gelir dağılımı adaletsizliğini hiç bir dönemde olmadığı kadar derinleştiren kapitalist yozlaşmanın açıklarından yararlanarak türeyen modern görünümlü hırsızların görgüsüz yaşam tarzlarına keskin bir bakış. İkincisi de, hangi sınıftan olursa olsun kadınlarla erkekler arasındaki sorunsal ilişkilerin ve ahlaksal ikiyüzlülüğün etkileri.

Merkezde bir sosyete kadını var. Çok zengin bir sahtekâr olan Hal (Alec Baldwin) ile evliyken, her şekilde parçalanarak, parasız, yuvasız, kocasız kalan ve kendi gibi evlatlık olan, alt sınıftan kız kardeşi Ginger'ın (Sally Hawkins) San Francisco'daki evine sığınan Jasmine (Cate Blanchett)! O şimdi, başka bir gezegene düşmüş gibidir... Üstelik iki çocuklu Ginger'in eski kocası Augie'nin (Andrew Dice Clay) paraları da Hal tarafından batırılmıştır!

Allen, baş ağrıları, kendi kendine konuşmalar ve sinir krizleri ortasında gerçeklerin ortasına düşen Jasmine'le, gün geçtikçe törpülenen ve çıkışsızlığa doğru sürüklenen insanlığımızın kırılganlığına dair karanlık bir tablo sunuyor. İnsafsızca tüketen Jasmine'in duvara toslaması gibi, aslında, kendi kendini içeriden de yiyip bitiren bir mekanizma... Kadın ve erkek zaaflarının, kıskançlık, intikam, yok etme dürtüleriyle, kendi güvenlikli kalelerini yıktığı bir çıldırma hali bu.

Film ilerledikçe karakter sayısını çoğaltan ve çeşitlendiren Allen, bir insanın trajik çöküş öyküsünü anlatırken hayatın nabız atışlarını da tutuyor, gerçeklikten ayrılmıyor. Çıkarcılığın acımasızlığını, vicdanın kanamasını, ortaya mutlaka çıkma özelliği olan yalanların intikamını, öyküsünün kıvrımlarına yerleştiriyor... Hikâyesine, yaşamın sürprizleri ve tabii ki aşkla soluk aldırıyor.

Yaklaşık son otuz yıldır, her yıl en az bir film çeken bu inanılmaz entelektüelin, 78 yaşında, belki de hayatındaki en taze, en genç dimağa sahip olduğu dönemi yaşadığını iddia edebiliriz. Yazmak bile yersiz: Her oyuncu, onun yönetiminde çok iyi. Cate Blanchett ise, bir Woody Allen filminde, belki de ilk kez, Allen'ın varlığından rol çalıyor. "Blue Jasmine" adı ona yapışacak denli kalıcı bir performansla, ince ayrımlı bir oyunculuk dersi veriyor. Sanırım Blanchett'le, hiç ama hiç bu kadar yakınlaşmamıştık.

Ayrıca sinefillere, Allen'ın alâmetifarikası olan jazz ziyafeti ve karakterleri hiç bir filminde değişmeyen siyah fon üzerindeki beyaz tanıtım yazılarını anımsatalım.


http://www.beyazperde.com/filmler/film-206191/elestiriler-beyazperde/

13 Ocak 2015 Salı

Takip 2: İstanbul , aksiyon filmlerinin İstanbul'u ve Famke Janssen'in kaşları

Hazır televizyonda yayınlanıyorken izleyeyim bari dedim, zira başka türlü seyretmeye değmez bir film olduğunu tahmin ediyordum. Keşke beni yanıltsalardı. Luc Besson zaten aksiyon sinemasını parsellemiş, uzmanlaşmış durumda, ama yani dört kişi bir araya gelip bunu mu yazmış?


Gerçi evet sanat filmi olmaya kalkmadığı, kendini bildiği belli, aksiyon sinemasının da belli kuralları var, şablonlar; işte ona göre çiziktirivermişler. Yabancı bir ülkenin egzotikliği, koşuşturmaca, otantik manzaralar, çarşı pazarı karıştırıp, her yeri dağıtmaca, damlarda tepelerde koşuşturmaca! Taksiyi çalarken bi kusura baka işareti yapaydınız!! 
Tabi ki ülkemizin yine modern yüzüne dair bir şey göremedik, egzotik bir Ortadoğu ülkesi klişesinden gene payımızı aldık. Güzel manzaralar çekmişler ama sanırsın otantik, ahşap evler okyanusu, camiler ve gün batımından ibaretiz, bir de daracık sokaklar, eskimiş pazajlar... Bir tane de modern kılıklı insan evladı görülmez mi, o otele şık iş kadınları, iş adamları girip çıkamaz mı, kaldı ki filmde ülkemize ait en modern yer o otel. Hem kullandılar hem de darmadağın edip gitti benciller! Bir de bunu egzotik, otantik ülkeden sonra kendi 'modern'  cennetlerinde dondurma yiyerek bitirdiler.
aksiyonu, kurgusu murgusu hı sürüklüyor da yani hemen biliyor insan ne olacağını. Hah şimdi çorabının içinde sakladığı zımbırtıyı düşürecek dedim, evet. Hah şimdi kadının göğüs arasında bıçak gezinecek tamam, şimdi pazarı, seyyar satıcıların tezgahını dağıtacaklar o da tamam.... Onlara otantik gelen ülkelerde çekilen tüm aksiyon filmi klişeleri yerine geldi. Üstüne bir de hamamda kapışıldı! 
Klişeler bütünü zaten film. Karakter kırıntılarını bulabilirsen var. İstanbul'da çekilen hangi film aynı klişeleri kullanmadı ki? Uluslararası, James Bond, Jackie Chan filmleri vb vs...
Bir de bana göre Liam Neeson'ın aksiyonda ne işi var? Korumacı baba karakteri tamam da bu kadar adam dövme, yorulur yahu! Tamam severim, fiziğini de korumuş ama bir yerden sonrası inandırıcı olmuyor. Çünkü yaşının 60larda olduğunu tahmin edebiliriz. Gene Neeson iyi, Harrison ford'un hala aksiyonlarda oynaması garip!! İnandırıcılıktan uzak. Swartzenneger (?) ve ya Stallone de cabası.
Geçen aylarda Aaron Eckhart'ın bir filmini izlemiştim, bak onun korumacı, aksiyoncu baba olmasına inanırım.

Gelgelelim kaş meselesine. O nasıl bir kaştır yahu??? Kaldı mı bu kadar ince ve kalkık kaş?
Ayrıca Famke Janssen'e çok sert bir ifade veriyor, kimse görmüyor mu bunu?? Filmde ne zaman görünse elimde olmadan sadece kaşlarına baktım ve düzeltmeye çalıştım.

Rade Serbedzija, ismi bilmem ama kötü adamın yüzü tanıdık geldi mi?? Ne çok Amerikan filminde kötü adam oldu... Ayrıca Cengiz Bozkurt ve Luran Ahmeti gözümden kaçtı sanmayın. Kast listesinde isimlerini yazmamışlar çok ayıp!

Masum suratlı ilk filmin talihsiz kızı Maggie Grace, şeytanın bacağını kırmış bu filmde. Tanıdık mı? Lost'ta Shannon rolündeydi.

____________________________________

Takip: Istanbul (2012)
"Taken 2" (original title)

 92 min  -  Action | Thriller  -Ratings: 6,3/10 from 181.457 users

In Istanbul, retired CIA operative Bryan Mills and his wife are taken hostage by the father of a kidnapper Mills killed while rescuing his daughter.

Director: Olivier Megaton

Writing Credits (WGA)
Luc Besson ... (written by) &
Robert Mark Kamen ... (written by)

Luc Besson ... (based on characters created by) &
Robert Mark Kamen ... (based on characters created by)

Cast (in credits order)
Liam Neeson ... Bryan Mills
Maggie Grace ... Kim
Famke Janssen ... Lenore
Leland Orser ... Sam
Jon Gries ... Casey
D.B. Sweeney ... Bernie
Luke Grimes ... Jamie
Rade Serbedzija ... Murad Krasniqi (as Rade Sherbedgia)

http://www.imdb.com/title/tt1397280/?ref_=nv_sr_1

Özet & detaylar

İlk filmde Bryan Mills'ın kızını kaçıran ve yine Mills tarafından öldürülen çetenin baş elemanının babası, bu sefer intikam için emekli CIA ajanının İstanbul'da tatil yapan karısını kaçırır. Kızının peşinde olduklarını anlayan Bryan Mills, bu sefer kızının yardımıyla ailesine zarar vermek isteyenleri birer birer avlama yoluna gider.
Gösterime girdiği yıl sürpriz bir şekilde gişeden mutlu ayrılan 96 Saat (Taken)'in devamı olan Taken 2'nin merkezinde de yine bir kaçırılma olayı var. Başrol Mills olarak yine Liam Neeson'ı seyrederken, ilk filmde kaçırılan Kim olarak pasif bir rolde izlediğimiz Maggie Grace de devam filminde olayların tam merkezinde aktif bir rol alıyor. Mills'in eşi olarak yine Famke Janssen kadroda yer alırken, filmin baş kahramanlarından biri de tüm hikayenin geçtiği İstanbul...
Filmin yapımcılığını senaryoda da ortak imzası olan Fransız sinemacı Luc Besson üstlenirken, yönetmen koltuğunda ise Olivier Megaton oturuyor...
http://www.beyazperde.com/filmler/film-144809/


Beyazperde eleştirisi Takip: İstanbul

1,5
Eminönü sıkışıklığında adam kaçırmak kolay mı yahu!
Ali Ulvi Uyanık

Yeraltı (Subway,1985), Derinlik Sarhoşluğu (Le Grand bleu) (1988) ve Nikita (1990)... Seksenlerin ikinci yarısında, duyarlılık, bir tür saflık, enerji, orijinallik içeren bu filmlere imza atan Luc Besson, uzunca süredir, tam bir iş adamı gibi üretip uluslararası piyasanın nabzını tutan ve kamera arkasındaki her uzmanlık alanını iyi bilen müthiş bir yapımcı! Emrindeki teknik ordu ve kendi gibi hızlı çalışan yönetmen-yazarlarla, özellikle aksiyon sinemasında pazar payını genişletti. Peki, beyazperdede iyi bir hikâye izlemek isteyen biz sinema tutkunlarını tatmin ediyor mu işleri? Hayır! Sadece, süresi boyunca, sabun köpüğü eğlence keyfi yaşatıyor.

Kendi mantığı içinde tutarsız hikâyelere sahip filmler, adeta, seri üretim bandından çıkıyor; dövüşler, patlamalar, araba takip sahneleri, hızlandırılmış filmsel zaman ve kısa planlarla göz boyayıp, iyi oyalıyor. Tamamıyla aksiyona teslim olunmuş görüntüsünden sıyrılmak için yalapşap uydurulmuş gibi duran karakterler ve ilişkileri de bir anlam ifade etmiyor. 

Mesela 96 Saat adıyla oynayan Taken ve Takip: İstanbul ismi yakıştırılan Taken 2. Ya da, bir saha ajanının niteliklerine, eksiksiz, hatta fazlasıyla sahip emekli CIA ajanı Bryan Mills'in (Liam Neeson) kaçırılma serüvenleri! Malum, aktif biçimde çalışırken, düşünceleri ve yüreğiyle değil ama fiziksel olarak evde olamadığı için karısı Lenore (Famke Janssen) tarafından evlilikleri sonlandırılmış eski eş ve baba: Aşırı koruyucu bir baba aslında. Kızı Kim'i (Maggie Grace) bir gölge gibi takip ettiği halde, ilk filmde kadın ticareti yapanlarca kaçırılmasına engel olamamış; ancak solukları kesen bir operasyonla kurtarırken ardında da epey ceset bırakmıştı... İkinci filmde ise, eski karısıyla arasındaki buzları eritirken, artık bir sevgilisi olan kızını takip etmeyi de sürdürüyor...

Hikâyenin zorlama bahanesi, üçünün İstanbul'da kısa bir tatil için bir araya gelmesi... Kötü adam, Arnavut yeraltı örgütü lideri Murad Krasniqi (Rade Serbedzija: filmin en inandırıcı performansı ona ait), önceki olaylarda oğlunu öldüren Bryan ile Lenore'yi kaçırtmayı başarırken, Kim bir şekilde kurtulacaktır. Ve bu intikam 'harekatı'nın sonunda da, olaylardan kimlerin canlı çıkacağını tahmin etmek zor değildir.

91 dakikalık filmin tüm çekicilik unsurları, başından sonuna, kaçırılma ve kurtulma trafiğinin karmaşası ve şiddetinde saklı! Hemen söyleyelim ki, film bir İstanbul değil, bir Eminönü filmi olmuş: Tabii ki tarihi yarımada İstanbul'un en çekici bölgesi. Zaten Bryan, bir vapur keyfi boyunca kızına kent hakkında kısa bilgiler veriyor... Aksiyon boyunca iç - dış mekânlar olarak hizmet veren, Eminönü'nün yoğun ticarete sahip olan eski, dar sokakları, yokuşları, hanları, hatta bir hamam, İstanbul'u hiç görmemişler için gizemli ve heyecan yaşanabilecek bir Ortadoğu kenti izlenimi verebilir.

Biz İstanbul'da yaşayan yazarları, bu filmi seyrederken kenti bilmeyen diğerlerinden ayıran ve gülümsememize yol açan, ister istemez, gerçeklikten kopuk 'düzenlemeler'.Yani 'zurnanın zırt dediği yer' , bir semtin içinde dönüp dolaşan koşuşturmalar boyunca, defalarca kullanılan imajların gözümüze sokulması... Olaylar, koca bir kentin başka hiç bir noktasına uzanamadığı için, döne döne, mesela aynı çarşaflı kadınları görüyorsunuz. Bu arada, Kim çatılara çıkıp boş alanlara el bombaları atıyor; Mills ailesi ABD Konsolosluğu'nun "ben inandırıcı olmayan bir dekor parçasıyım diye bağıran" nizamiyeye benzer girişini dağıtıp sert biçimde bahçesine giriyor... Bir de arada bir sürü masum sivil, cinayetleri çeşitlendirmek amacıyla olsa gerek, kolayca öldürülüyor!

Yönetmen Olivier Megaton, Luc Besson ve diğer yazar Robert Mark Kamen, yine, bir kez daha, fikirsel ve sanatsal olarak tüm ucuz numaraları kullanmışlar. Üstelik finalde, ailenin kâbus sonrası rahatlaması için de Los Angeles'ın ferahlatıcı güneş ışıkları altında dondurma ziyafetini uygun görmüşler (aman bu bilgiyi 'spoiler' olarak kabul etmeyin, ne olacağını biliyorsunuz zira).

Bourne'un Mirası (The Bourne Legacy) gibi sıkı, olabildiğince yenilikçi bir aksiyona bile burun kıvrıldığı günümüzde, "Taken" serisini ciddiye almak, sinemayla yakın ilişkide olanlar için olası değil.

http://www.beyazperde.com/filmler/film-144809/elestiriler-beyazperde/

Son 5 yılın en iyi 50 filmi

Son 5 yılın en iyi 50 filmi
Guardian sinema yazarı Peter Bradshaw son 5 yılın en iyi 50 filmini sıraladı.

liste alıntıdır, kaynak; http://www.ntv.com.tr/galeri/sanat/son-5-yilin-en-iyi-50-filmi,4Yk2UTtuDE-Rgidhj7vlYQ


Under the Skin
Blue Is the Warmest Colour
Citizenfour
How I Ended This Summer
Leviathan
Le Quattro Volte / the Four Seasons
Bir Zamanlar Anadolu'da
The Artist
Ida
Frozen
The Tree of Life
The Act of Killing
Inside Llewyn Davis
Winter of Discontent
Samson and Delilah
Ted
The Headless Woman
I Wish
Four Lions
The Selfish Giant
Amour
Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives
Only God Forgives
Dreams of a Life
Kick-Ass
Animal Kingdom
A Touch of Sin
Norte, the End of History
Mr Turner
Poetry
The Maid
Toy Story 3
Kill List
Birdman
This Is Not a Film
Django Unchained
Lourdes
Margaret
Enter the Void
The Grand Budapest Hotel
A Separation
Wuthering Heights
Bridesmaids
The Master
The Great Beauty (La Grande Belleza)
Blue Jasmine
12 Years a Slave
Boyhood
Exhibition
Dogtooth

8 Ocak 2015 Perşembe

Bizi Kötüden Koru (2014) "Deliver Us from Evil" (original title) 118 min

Bizi Kötüden Koru (2014) 

"Deliver Us from Evil" (original title)
 118 min  -  Horror | Thriller  -  Ratings: 6,2/10 from 33.922 users


New York police officer Ralph Sarchie investigates a series of crimes. He joins forces with an unconventional priest, schooled in the rites of exorcism, to combat the possessions that are terrorizing their city.

Director: Scott Derrickson
Writing Credits
Scott Derrickson ... (screenplay) &
Paul Harris Boardman ... (screenplay)

Ralph Sarchie ... (book) and
Lisa Collier Cool ... (book)

Cast

Cast overview, first billed only:
Eric Bana ... Sarchie
Édgar Ramírez ... Mendoza
Olivia Munn ... Jen
Chris Coy ... Jimmy
Dorian Missick ... Gordon
Sean Harris ... Santino
Joel McHale ... Butler
Mike Houston ... Nadler

http://www.imdb.com/title/tt2377322/?ref_=nm_flmg_act_4


Özet & detaylar

New York şehrinin çeşitli bölgelerinde eski Latince yazılar ve gizemli simgelerle birlikte bir dizi esrarengiz durum ortaya çıkmaya başlamıştır. Evlerin bodrumlarından gelen tuhaf sesler çoğu ailenin kabusu olurken New York Polis Departmanı'nda çalışan Çavuş Ralph Sarchie bölgenin en karışık yerlerinden biri olan 46. bölgeye atanır. Ralph Saarchie karşılaştığı olaylar sonrasında başta kendi ailesiyle arasındaki ilişkinin bozulmasına, sonrasındaysa kendi psikolojisinin çökmeye başlamasına tanık olur. Sarchie, ortağı Butler ile birlikte tuhaf bir davayı çözmesi için görevlendirilir. Ancak bu karanlık cinayetler serisi bildiği yöntemlerle çözebileceği türden değildir. Araştırma safhasında Mendoza isimli bir rakiple karşılaşması ise soruşturmanın tüm akışını değiştirir. Kötülük tüm diriliğiyle karşısında dikilmektedir; davayı çözebilmesiyse Mendoza ile yapacağı işbirliğinden geçmektedir.
En son 'Sinister' filmiyle izleyici karşısına çıkan Scott Derrickson'ın yönetmenliğini üstlendiği filmin başrollerini Eric Bana, Édgar Ramírez ve Olivia Munn paylaşıyor.
http://www.beyazperde.com/filmler/film-212263/


Beyazperde eleştirisi Bizi Kötüden Koru
2,0

Vasataltı bir Derrickson hayal kırıklığı...
Kaan Karsan

Scott Derrickson, korku türünün son yıllarında yaptığı filmleriyle hatırı sayılır türden bir takipçi kitlesi yaratmış bir yönetmen. Her ne kadar yakın zamanda tüm zamanların en kötü yeniden çevrimlerinden birini yapmış olsa da (Dünyanın Durduğu Gün), “Lanet” ve “Şeytan Çarpması” ile belli oranda dikkat çekici korku filmleri yaptığını gözardı edemeyiz. Yaptığı filmlerin –istisnalar kaideyi bozmaz- ortak olarak övgüye mazhar taraflarından biri ise Derrickson’ın atmosfer yaratma becerisi... Farz-ı misal, senaryo düzleminde değerlendirildiğinde akıl-mantık almaz olay örgüsüyle yerden yere vurulabilecek olan Sinister’ın görsel dünyasıyla belli eşikleri aştığı oldukça netti. Derrickson’ın yeni filmi “Bizi Kötüden Koru”ya da benzer noktalardan yaklaşmakta fayda var.

Derrickson bu kez önceki filmlerinden farklı olarak katıksız bir korku filmi yapmıyor. Bunu başkarakterimizin mesleğinden anlamak dahi mümkün. Ralph Sarchie bir dedektif. İşin bu tarafı filme hem polisiye bir damar katıyor hem de az sonra yaşanacak olayların bir dedektif tarafından çözülmesi gerektiğini müjdeliyor. Bu kez meselemiz evini periler basan sıradan insanlar ya da içine kötü bir ruh kaçmış genç bir kadın değil. New York’ta ardı arkası kesilmeyen tuhaf olaylar baş gösteriyor. Anlaşılmaz yazılar, simgeler ve daha önce benzeri pek görülmemiş türden bir gizem polisle ‘kötülük’ mefhumunu karşı karşıya getiriyor. Sarchie ve ortağı da konvansiyonel metotlarıyla çözemeyecekleri bu karmaşıklığın kilidini açmaya çabalıyorlar.

“Bizi Kötülükten Koru” uzun bir süre boyunca saf polisiye türüne göz kırpan bir süre sonra da korku türüne bulanan bir film. Ne zaman ki işin içine rahipler ve şeytan çıkarma seansları giriyor; işte o vakit işin rengi değişiyor. Derrickson, önceki filmlerinde olduğu gibi, ilk olarak karanlık bir görsel dil tutturmaya çabalıyor. Bunu da görsel dili her fırsatta “karartarak” yapıyor. İki saatlik filmde güneş ışığını gördüğümüz anların sayısı parmakla sayılabilecek denli az. Derrickson’ın klostrofobi hissini güçlendirme hevesi de filmi iyiden iyiye kapalı mekanlara sıkıştırıyor. Yönetmen, sinemanın en eski metotlarıyla izleyenini boğmaya ve sıkıştırmaya çabalıyor

Ancak iki saat boyunca ‘dayatılmış’ olan bu karanlık, bir türlü ‘korku’ yaratmaktan ziyadesiyle aciz. Zira filmin görsel dili o kadar basit yollardan hesaplanmış ki, sağlamasını yapmak da bir o kadar kolay. Daha önce defalarca korktuğumuz, korka korka tükettiğimiz ve nihayet tükendiğimiz “şeytan çıkarma” mevzusunu kullanmak için artık çok daha yaratıcı hamleler gerekiyor belki de. Derrickson’un filmi mevzusuna onu polisiye bir tabana oturtmak dışında hiçbir şey katmıyor. Daha fazla adam, diyalog ve koşuşturmaca gördüğümüz kesin; ancak filmin ‘korkutmak’ ve “kendini taze kılmak” için tasarladığı hiçbir modelin tutmadığı da bir o kadar aşikar.

Peki kariyerini genelde daha majör işlerde oynamak üzerine kurmuş olan Eric Bana’nın her yönüyle vasat altı olan bu filmde yer almasını neyle açıklayabiliriz? Cevap basit: Merak. Eric Bana, filmde de görüldüğü üzere, mistik olayları çözmek üzere atanmış bir dedektif rolünü canlandırmaya oldukça hevesli... Ancak filmi ciddiye almak konusunda yaşadığımız zorluğu Eric Bana’yı ciddiye almak konusunda da yaşadığımızı söylemeliyiz. Sözün özü, Eric Bana özel olarak kötü bir performans sergilemiyor ancak filmin fenalığı içerisinde kaybolup gidiyor.

“Bizi Kötülükten Koru”, kolayca tüketildiği süre zarfında ne korkutmayı ne de eser miktarda heyecan uyandırmayı başarıyor. Yine de türün iflah olmaz koleksiyonerlerine önerelim, gitsin...

http://www.beyazperde.com/filmler/film-212263/elestiriler-beyazperde/

_______________
Bence de;
Gerilim, korku türü için ve şeytan çıkarma teması için fazla uzun, ağır ve detaylı bir film ama hani yönetmenlik desen, görüntüler kadrajlar, detaylar, makyaj, sanat ekibi iyi çalışmış, oyunculuk desen elbette ortalamanın üstünde. Ama yeni bir şey beklemeyin, bilindik şeyler; biraz geriyor kimi zaman da ödünü patlatıyor ama ucubelerimize bakarken ne biçim makyaj yapmışlar haa diyor insan. Ben yemedim yani! Kafanızı fazla yormadan vakit geçirilecek bir film işte. Hiç yoktan iyidir.

7 Ocak 2015 Çarşamba

Yakışıklı Dosyası: Çok Yakışıklı ve Çok Mert Türk Dizi Karakterleri : Bıktırmadı mı??

Aynaları çatlatacak kadar yakışıklı ve adamları çatlatacak kadar mert Türk dizi karakterleri gerçekten bıktırdı. Tamam yakışıklıları izlemesi zevkli ama bu kadar da masalsı bu kadar da ütopik mi olmalı? Biraz fazla değil mi?

Mesela Kuzey Güney dizisi; (Kıvanç Tatlıtuğ)


Eylül 2011'de Kanal D ekranlarında başlamıştı. Başrollerde Kıvanç Tatlıtuğ, Buğra Gülsoy ve Öykü Karayel vardı. Dizinin senaryosu Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu tarafından yazılmıştı. Yönetmeni ise Hilal Saral'dı. Haziran 2013 tarihindeki final bölümü ile ekranlara veda etmişti. Dizide, hayattaki yolları tamamen ayrı, hedefleri hepten farklı, hedeflerine ulaşmak için izledikleri yöntemleri ise daha da farklı, zıt karakterlere sahip, tek ortak noktaları aşkları Cemre olan, iki kardeşin hayatta var olabilmek için verdikleri mücadelenin hikayesi anlatılıyordu.

Kuzey ölümüne mert, dürüst, doğrucu ama aslında son derece iyi kalpli bir karakterdi. Abartılı bir şekilde dürüst karakterimiz biraz da kabadayıydı ve cep telefonunu tutuşu fenomen oldu!

Tamam Kıvanç Tatlıtuğ'u ben de çok beğeniyorum, takdir de ediyorum; rolü için kilo alıp vermekten (Kelebeğin Rüyası), kas yapmaktan, saç sakal bırakmaktan, iki gözü iki çeşme ağlamaktan da geri durmuyor. Mesele senaryoda ve ona yüklenen acayip, ölümüne dürüst-mert karakter. O kadar dürüst o kadar yiğit, o kadar sözünün eri ki, o kadar da yakışıklı ve bunun farkında ki (nasıl olmasın); bir süre sonra bu fazla iyi özellikler, bu doğrucu davut hal baygınlık verdi. Bu yüzden aslında 80 bölüm süren diziyi bir yerden sonra takip etmeyi bıraktım.
Tamam yakışmıyor da değil ama biraz fazla olmadı mı? (Ezel dizisinde kötü bir karakteri oynamış sanırım ama hiç izlemedim; Aşk-ı Memnu'da da o kadar şahane bir karakter değil gibiydi, takip etmedim, Gümüş ya da Menekşe İle Halil dizisini ise sadece ismen hatırlıyorum. Ama benim kastettiğim son iki dizisi.)

__________________________________________________________________

Kurt Seyit ve Şura dizisi; (Kıvanç Tatlıtuğ)


Mart 2014'de Star TV'de yayın hayatına başlayıp, kasım 2014'te tüm uğraşlara rağmen ratingleri düzelmeyince ekranlara veda eden, herhalde Kıvanç Tatlıtuğ'un ilk defa rating canavarına kurban giden dizisi.

Nermin Bezmen'in aynı adlı romanından uyarlama tarihi-drama dizisiydi. Senaryosunu Ece Yörenç'in yazdığı dizi Kerem Çatay yapımcılığında İstanbul, Kartepe ve Rusya'da çekilmiş, gerek fragmanları gerek set arkası görüntüleriyle epey merak uyandıran bir dönem dizisiydi. Dizinin 7.bölümünden itibaren büyük bir değişikliğe gidilmiş ve adı Kurt Seyit Ve Şura: İstanbul olarak değiştirilmiş, ayrıca dizi seti Rusya'dan İstanbul'a taşınmış, sonradan meşhur aktrisler de kadroya (Fahriye Evcen, Zerrin Tekindor) dahil edilerek ratingler yükseltilmeye çalışılmıştı.

Fakat olmadı, 21 bölümde dizi bitti, Balkanlar ve Arap ülkelerine satılmış olsa da. Bizde tutmadı çünkü Seyit Kuzey karakterinin bir devamı gibiydi, zaten 80 bölüm izlenmişti; şimdi kostüme olarak neden izlensindi. Oysa görsellik, çekimler o kadar güzeldi ki çoğu sahne masal kıvamındaydı. Ama her sene onlarca dizi çekilip yayınlanan ve en azından bir kaçına bakan seyirciye çoğu numara bilindik geliyordu. En azından bana. Daha baştan sonun biliyorsam neden izleyeyim? Sadece güzellik ve görsellik, dekor, kostüm, müzik, mekan yetmiyor demek. İşte Seyit de ütopik olacak kadar yiğit adamdı, e baydı. Kuzey gibi salya sümük ağlasa da olmadı!!
Adam hem çok yakışıklı, hem yiğit, dürüst, sözünün eri, sadık, kadir kıymet bilir, biraz intikamcı, silahşor hem de duygusal aslındaa...
Yemezler Kuzey'i izledik ya, bir de onun kostüme halini niye izleyelim?

_______________________________________________________

Muhteşem Yüzyıl dizisi; (Burak Özçivit)


Gelgeleim tüm zamanların en pahalı ama en çok uğraşılmış ve gerçekten başarılmış ilk ve şimdilik tek Türk tarihi dizisine. Muhteşem Yüzyıl.


Ben de çok severek izledim. Çook uzun süresine rağmen! Hatta şimdiye kadar en zevkle izlediğim tek yerli dizi diyebilirim. Yoo diyemem Yeditepe İstanbul ve Şaşıfelek Çıkmazı'ndan sonra! Ocak 2011'den haziran 2014'e kadar 4 sezon ve 139 bölüm sürdü. Doğrusu ben ilk sezonu izlememiştim, gelip geçerken bakıyor, emin olamıyordum zira (^^) şimdiye kadar çekilmiş, beğenilmiş bir tarihi dizimiz yoktu, muhakkak bir eksik olurdu, hiç ümidim yoktu. Ta ki bir iki bölümü sonuna kadar izleyip Halit Ergenç ve Meryem Uzerli ben ipnotize edene kadar! Tims Productions tarafından yapılıp Star TV'de yayınlanan Türk yapımı tarih-kurgu televizyon dizisi. Dizi, temel olarak Osmanlı İmparatorluğu padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın ve Hürrem Sultan'ın hayatı, Hürrem Sultan'ın evlatları için giriştiği taht mücadelesi ve saray hayatı üzerine kurgulanmıştır. Senaristi Meral Okay, Taylan Biraderler'di.
Aynı aurayı, sinerjiyi bir daha ya kalayacak bir dizi çekilir mi acaba? Emin değilim.
Bütün karakterler şahane, dekor, kostüm, müzik, mekan, senaryo hepsi mi şahane olur? Olurmuş demek.

Burada bahsetmek istediğim karakter ise Malkoçoğlu Balibey! Yine aynaları çatlatacak kadar yakışıklı bir aktör Burak Özçivit hayat verdi bu karaktere. Gerçekte de varolan ama tam tarih olarak çakışmasa da diziye dahil olan bir karakter. İşte acayip yakışıklı, güvenilir, mert, sözünün eri, silahşör bir karakter daha!! Bu karaktere ayrılan zaman şehzadelere ayrılmadı valla! Ben daha önceki işlerini hiç bilmiyorum ve gelip geçerken rastladığımda hızla uzaklaşıyordum, meğer bıyık ve ciddiyet acayip yakışıyormuş!


Çalıkuşu dizisi; (Burak Özçivit)

Hemen ardından Çalıkuşu dizisiyle karşımıza geldi Burak Özçivit.

Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin'in aynı adlı eserinden üçüncü kez uyarlanan Türk televizyon dizisiydi, 1 sezon ve 30 bölüm sürdü, eylül 2013 ile mayıs 2014 arasında yayınlanmış. Senarist; Sevgi Yılmaz , Yönetmen; Çağan Irmak - Doğan Ümit Karaca. İşin içinde Çağan Irmak ve Burak Özçivit olunca ilk birkaç bölümü izlemiştim. Evet itiraf etmeliyim ki bir çekiciliği vardı dizinin, gerçi iki başrol oyuncusu da aşırı güzellik ve şirinlik abidesi olarak göz yordu, ama aşıkların kaçma kovalamacası çok fazla uzayınca sıkıldım.

Burada da Kamran karakteri; yine çok mert, idealist falan biri. Üstelik tarihi dizi. Dekor, kostüm, çekim, görsellik falan gayet başarılıydı ama yetmez. Bir yerden sonra fazla geliyor. sonuçta benzer kişilik özelliklerine sahip bir karakter vardı karşımızda; tamam dönemler fazlasıyla farklıydı, proje de ama.... E bıktırdı! Hem bu kadar yakışıklı hem bu kadar mert bir karakter, fazla değil mi yani. Kıvanç Tatlıtuğ handikapı burada Burak Özçivit için geçerli oldu.

Hatta bu çok yakışıklılık ve çok mert adamlık karakter özellikleri tiplemeye, klişeye döndü bence. Bi kusurunuz olsun yaa! Mesela kekeme olsa :D

________________________________________________________________

Elveda Rumeli dizisi; (Tolgahan Sayışman)


Aslında severek izlediğim ve aniden ekrana veda eden Elveda Rumeli dizisinde de benzer bir karakter vardı daha önceden.
Elveda Rumeli, 1896-1897-1898-1907 yıllarında geçen ve dramatik bir kurgusu olan öyküyü anlatan dizi filmdi. Balkanlarda yaşayan ve gittikçe hayatları zorlaşan, son derece tatlı karakterlerin öyküsünü 3 sezon, 83 bölüm izledik. Eylül 2007 ile ekim 2009 arasında. Senarist; Ali Can Yaraş, Yönetmen; Serdar Akar, Yaratıcı yönetmen(ler); Doğan Ümit Karaca. Gerek senaryo, gerek kostüm, gerçek mekanlar, Balkanlardan oyuncular, tatlı aksanlar ve Erdal Özyağcılar ile Şebnem Sönmez'in oyunuyla çok iyi bir diziydi. Senaryonun ilerleyişi sebebiyle bazı oyuncular diziden ayrılıp, yeni karakter ve oyuncular katılınca, Serdar akar'ın bitmeyecek demesine rağmen aniden bitiverdi.

Bu dizide de benzer bir tip vardı; hem yakışıklı, karizmatik hem idealist ve mert bir aşık!
Ha unuttum Kuzey, Kurt Seyit, Malkoçoğlu ve Kamran aynı zamanda aşıktı!
Tıbbiyeli Mustafa'yı oynayan Tolgahan Sayışman'dı.

Role de pek yakışmıştı hani. Sonraki işlerini takip etmediğim için yine çok yakışıklı, yine çok mert bir karakteri canlandırıp canlandırmadığını bilmiyorum, ama öyle bir duruma rastlamadım.
Belki klişeyi kırmıştır. Aslında bu özellikler Kenan İmirzalıoğlu'nun oynadığı karakterler için de geçerli olabilir ama bana hitap etmiyor ve takip etmiyorum.

_________________________________________________________________

Filinta dizisi; (Onur Tuna)


Ve son olarak bana bu dosyayı hazırlatacak şeyleri hatırlatan diziye: Filinta!!

Tarihi polisiye dizisi olarak adlandırılan yepyeni, aralık 2014'te başlayan, TRT dizisinin; Senaristi Altuğ Küçük;  yönetmeni Kudret Sabancı;  başrollerinde  Mehmet Özgür, Onur Tuna, Serhat Tutumluer ve Naz Elmas var.
İlk Osmanlı Polisiyesi olarak duyurulan dizinin hikayesi; Galata Kadısı Gıyasettin Hatemi ve onun yetiştirdiği Galata Amiri Filinta Mustafa ekseninde geçiyor. Mustafa zeki, maharetli ve yakışıklı bir gençtir. Kendisi gibi öksüz ve yetim olan yakın arkadaşı Ali ile birlikte zaptiye olarak görev yapmaktadır. Dizi, Mustafa ve Ali’ye kurulan bir komplo ile başlıyor. Ve komployu aydınlatma serüvenine dönüşüyor.

 Dizi henüz çok yeni ancak Onur Tuna'nın canlandırdığı, yakışıklı, mert, idealist karakter bana fazlaca yukarıda bahsettiğim karakterleri anımsattı ve fazla geldi. Zaten dizi görsel olarak o kadar düşünülmüş, o kadar güzelleştirilmiş ki, çizgi roman estetiğinden kisch duruma kaymış bir halde. Filinta Mustafa henüz aşık değil, bir o kaldı ve belli ki az kaldı!! Baş düşmanının kızıyla tanıştığı sahneler ise bana fazlaca Çalıkuşu'nu anımsattı!

_________________________ şimdilik bu kadar....

EN İYİ PERFORMANSLAR


EN İYİ PERFORMANSLAR
W dergisi, şubat sayısının konseptini 'en iyi performanslar' olarak belirledi. Bu yıl 40'ıncı yaşını kutlayan Bradley Cooper d a 'American Sniper'daki performansından dolayı derginin kapağında yer aldı. İşte yılın en iyi 40 performansı ve tarihe geçecek o fotoğraflar...

kaynak;
http://kelebekgaleri.hurriyet.com.tr/galeridetay/90775/2368/1/27910892/en-iyi-performanslar


JULIANNE MOORE, 'STILL ALICE'
13 Şubat'ta vizyona girmesi planlanan filmde Julianne Moore, Columbia Üniversitesi'nde dilbilim profesörü olan Alice Howland karakterini canlandırıyor. Moore'un filmdeki performansıyla 2015 Oscar adaylığına kesin gözüyle bakılıyor.

BRADLEY COOPER, 'AMERICAN SNIPER'
20 Şubat'ta vizyona girecek film, 150 düşmanı öldürmüş olan bir Naviy Seal askerinin hikayesini anlatıyor. Bu askeri elbette Bradley Cooper canlandırıyor...

J.K. SIMMONS, 'WHIPLASH'
16 Ocak'ta vizyona girecek 'Whiplash' filminde caz öğretmeni Terrence Fletcher rolünde izlediğimiz J.K. Simmons, baskın karakterli, otoriter bir adamı canlandırıyor. 2014 Cannes ve Sundance Film Festivalleri’nin gözdesi olan filmin Oscar adaylığına kesin gözüyle bakılıyor.

BILL HADER, 'THE SKELETON TWINS'
Yılın en iyi bağımsız filmlerinden 'Skeleton Twins', birçok bağımsız film gibi Türkiye'de vizyona girmeyecek. Yıllar sonra bir araya gelmek zorunda kalan ikiz kardeşlerin, Milo ve Maggie’nin hayatı anlatılıyor. Film, Bill Hader'a Gotham'dan bir 'en iyi erkek oyuncu' adaylığı getirdi. Prömiyer yaptıkları Sundance'tan da senaryo ödülüyle döndüler.

JENNY SLATE, 'OBVIOUS CHILD'
Romantik komedi türündeki filmin başrol oyuncusu Jenny Slate, bir stand-upçıyı canlandırıyor.

ETHAN HAWKE, 'BOYHOOD'
Bu yıl en çok konuşulan filmlerdendi 'Boyhood'. 12 yılda çekilen filmin oyuncu kadrosunda yer alan Ethan Hawke, "Kapsamıyla Tolstoyvari bir yapım oldu" diyor.

REESE WITHERSPOON, 'WILD'
Reese Witherspoon'un En İyi Kadın Oyuncu dalında Altın Küre'ye aday gösterildiği 'Wild', 6 Şubat'ta vizyona girecek. 38 yaşındaki oyuncu, filmdeki sevişme sahnelerinin gerçek olduğunu söyleyerek gündeme oturmuştu.

SIENNA MILLER, 'AMERICAN SNIPER'
Sienama Miller, merakla beklenen 'American Sniper' filminde Bradley Cooper'a eşlik ediyor.

STEVE CARELL, 'FOXCATCHER'
30 Ocak'ta vizyona girecek filmde Steve Carell, olimpiyat şampiyonu ABD'li bir güreşçiyi canlandırıyor. (Hayır, bu pijamalarla değil!)

ELLE FANNING (SAĞDA), 'LOW DOWN'
1988 yılında hayatını kaybeden Amerikalı caz piyanisti Joe Albany'nin hayatından bir dönemi anlatan Low Down, Elle Fanning'in güzelliğiyle aydınlanıyor.

JACK O'CONNELL, 'UNBROKEN'
Angelina Jolie'nin yönetmenliğini üstlendiği merakla beklenen 'Unbroken' filmde Jack O'Connell, uzun mesafe koşucusu Louis Zamperin'i canlandırıyor. Film 20 Şubat'ta vizyona girecek.

JESSICA CHASTAIN, 'IN A MOST VIOLENT YEAR' VE 'INTERSTELLAR'
Bu yıl iki büyük filmde birden boy gösteren Jessica Chastain'in asıl merak edilen rolü, 2015 Oscar'ında nerede duracağı...

CHADWICK BOSEMAN, 'GET ON UP'
Soul müzisyeni James Brown'ın hayat hikayesinde usta ismi canlandıran Chadwick Boseman, yıldızı yeni parlayan isimlerden.

MARK RUFFALO, 'FOXCATCHER'
Filmde talihsiz ağabey Dave Schultz olarak izlediğimiz Mark Ruffalo’nun aldığı SAG, Altın Küre ve Critics’ Choice adaylıkları sonrası Oscar’da da adı geçeceği söyleniyor.

IMOGEN POOTS, 'JIMI: ALL IS BY MY SIDE'
'Jimi: All Is by My Side', efsane müzisyen Jimi Hendrix'in şöhreti yakalama sürecini beyazperdeye taşıyor. Imogen Poots da bu sayede şöhreti yakalayanlardan...

MICHAEL KEATON, 'BIRDMAN'
Filmde bir aktör rolünü oynayan Michael Keaton, Birdman isimli süper kahramanı canlandırıyor.

TIMOTHY SPALL, 'MR. TURNER'
Eleştirmenlerce adı Oscar için geçmeye başlayan Mr. Turner, Cannes Film Festivali’nde film için iki yıl boyunca resim dersleri alan Timothy Spall’a en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandırmıştı.

SCARLETT JOHANSSON, 'UNDER THE SKIN'
Scarlett Johansson'un başrolünde yer aldığı film, bir uzaylının güzel bir kadın biçimine bürünerek erkekleri öldürüşünü konu ediniyor.

OSCAR ISAAC, 'IN A MOST VIOLENT YEAR'
6 Şubat'ta vizyona girecek film, merakla beklenenler arasında.

MERYL STREEP, 'INTO THE WOODS'
Tatilde gösterime girecek film listesinde yer alan Disney macerası “Into the Woods “ iyi eleştiriler aldı. Miniklerin efsane oyuncu Meryl Streep ile tanışması, bir 'cadı' karakteri vesilesiyle olacak...

BENEDICT CUMBERBATCH, 'THE IMITATION GAME'
Ünlü matematik dehası Alan Turing'in hayatının anlatıldığı filmde, Turing'i Benedict Cumberbatch canlandırıyor. 20 Şubat'ta vizyonda.

DAVID OYELOWO, 'SELMA'
Filmde M.Luther King’i canlandıran başrol oyuncusu David Oyelowo: “Selma filmini izlediğinizde, haberlerde izlediğiniz görüntülerin aslında ne kadar gerçek ve etkileyici olduğunu anlayacaksınız. Siyahi ırkın seçme ve seçilme haklarını nasıl kazandıklarını göreceksiniz. Aslında Selma günümüzde yaşanan Ferguson’un 50 yıl önceki haliydi.”

EDDIE REDMAYNE, 'THE THEORY OF EVERYTHING'
Filmde fizikçi Stephen Hawking'i Sefiller'den hatırladığımız Eddie Redmayne canlandırıyor.

AMY ADAMS, 'BIG EYES'
Tim Burton filmi 'Big Eyes', şimdiden Oscar yarışına girmeye aday. Amy Adams, bir ressamı canlandırıyor.

RALPH FIENNES, 'THE GRAND BUDAPEST HOTEL'
Filmi izleyenler bilir; sanki senaryo Ralph Fiennes için yazılmış gibi...

SHAILENE WOODLEY, 'THE FAULT IN OUR STARS'
John Green'nin ülkemizde de çok satan 'Aynı Yıldızın Altında' isimli kitabının beyazperde uyarlamasında Shailene Woodley, başrollerden kanser hastası Hazal Grace'i canlandırıyor.

KEIRA KNIGHTLEY, 'THE IMITATION GAME'
Keira bu filminde de alametifarikası haline gelen dönem oyunculuğunda çıtayı yukarı taşıyor.

TESSA THOMPSON, 'DEAR WHITE PEOPLE'

EDWARD NORTON, 'BIRDMAN'

CARMEN EJOGO, 'SELMA'

MILES TELLER, 'WHIPLASH'

KATHERINE WATERSTON, 'INHERENT VICE'

DAN STEVENS, 'THE GUEST AND A WALK AMONG THE TOMBSTONES'

EMMA STONE, 'BIRDMAN'


TOMMY LEE JONES, 'THE HOMESMAN'

6 Ocak 2015 Salı

2014’ün en iyi aktris performansları

2014’ün en iyi aktris performansları

Geçtiğimiz yıl Türkiye’de sinemalarda gösterime giren filmlerde karşımıza gelen en iyi kadın başrol performanslarını hatırladık ve yerli yabancı ayrımı yapmadan bize göre en iyilerini seçtik / Mehmet AÇAR


Amy Adams
Düzenbaz
(American Hustle)Dolandırıcılığa, para kazanmaktan ziyade İngiliz aksanlı bir kadının kimliğine bürünme fırsatı verdiği için başlayan taşralı Sydney Prosser rolünde Amy Adams yine harikaydı. 5 kez aday olduğu Oscar’ı ne zaman alır bilemeyiz, ama kendi kuşağının en iyi oyuncularından biri olduğu kesin.

Emma Thompson
Mr. Banks (Saving Mr. Banks)
“Mary Poppins” kitabının film haklarını satmak için Hollywood’a gelen ve başta Walt Disney olmak üzere herkese diş söktüren ünlü yazar P.L. Travers’te Thompson, karikatüre kaçabilecek aksi ve yaşlı bir kadın karakterini, ince, duyarlı yorumuyla ölümsüzleştirdi. Davranışlarının gerisindeki çocukluk travmalarını, acıları yansıtırken rolüne belirli bir ironi getirmeyi de ihmal etmedi.

Scarlett Johansson
Aşk (Her)
Yalnız bir erkeğin sadece sesini duyduğu Samantha isimli bir işletim sistemine âşık olmasını inandırıcı kılan en önemli unsurlardan bir tanesi Scarlett Johansson’du. Spike Jonze’un bu harika filmi sayesinde Johansson’un sesinin ne kadar etkileyici olduğunu fark ettik ve bir oyuncunun sesiyle bir filme ne kadar çok şey katacağını bir kez daha anladık.

Meryl Streep
Aile Sırları (August: Osage County)
39 yılı geride bıraktığı meslek hayatında bugüne kadar farklı konuşan, farklı gülen, farklı yüz ifadelerine sahip o kadar çok karakter oynadı ki şaşırmamak elde değil. Ölümcül bir hastalıkla baş etmeye çalışan, aksi ve huysuz Violet Weston da bunlardan sadece biriydi. Kalabalık kadrolu bir aile dramı olan “Aile Sırları” belki ileride unutulacak ama Violet Weston’ı görür görmez, Streep’in şahane oyunculuğu hemen hatırlanacak.

Ahu Türkpençe
Köksüz
Babasız kalmış orta halli bir aile. Evde mutluluğa izin vermeyen huysuz bir anne ve aile reisliğine mahkûm edilmiş, ne yapacağını bilemeyen, yolunu şaşırmış 30 yaşlarında genç bir kadın.... Ahu Türkpençe, Deniz Akçay’ın sağlam senaryosunun da katkısıyla karakterin içindeki acıyı ve hüznü son derece duyarlı, mükemmel bir yorumla getirdi karşımıza. Yeni yılda onu keşke daha çok filmde seyretsek.

Judi Dench
Umudun Peşinde (Philomena)
“Katolik Kilisesi’nin 50 yıl önce elinden aldığı oğluna yeniden kavuşmak isteyen Philomena’yı ondan daha iyi kim oynayabilirdi?” sorusuna cevap bulmak kolay değil. İnançlı, mütevazı, işçi sınıfından gelen Philomena, ilk başlarda onu küçümseyen entelektüel yol arkadaşı gazeteci yazarın hayranlığını kazanırken biz de onun oyunculuğunun derinliğine bir kez daha şahit olduk. O kadar sade bir tarzı var ki oynadığını hissetmiyorsunuz bile.

Juliette Binoche
Sils Maria ve Perde (Clouds of Sils Maria)
İlerleyen yaşının getirdiği yeni rollere alışmakta zorlanan ve kendini “yüksek Avrupa sanatı”nın kibirli kalesine kapatan ünlü yıldız Maria Enders’in, yeni dünyadaki huzursuzluğunu kendine özgü doğal ve sade üslubuyla canlandıran Binoche, bir kez daha hayranlık uyandırıcı. Kaç yaşına gelirse gelsin yönetmenlerin vazgeçemeyeceği oyunculardan biri.

Marion Cotillard
İki Gün ve Bir Gece (Deux jours, une nuit)
Edith Piaf’ı canlandırdığı “Kaldırım Serçesi”yle Oscar kazanan Fransız oyuncu Cotillard, bu kez çalıştığı atölyeden atılmamak için iş arkadaşlarını ikna etmeye uğraşan Sandra’yı canlandırdı. 4 aylık uzun bir depresyonun ardından “hayat ringi”ne gönülsüzce çıkan Sandra’da Cotillard yine gönlümüzü kazanan duygusal bir performans sergiledi.

Lale Başar
Köksüz
Deniz Akçay’ın yazıp yönettiği ilk uzun filmi “Köksüz” yılın en iyi iki performansına sahne oldu. Eşini kaybettikten sonra dengelerini bir daha bulamayan, kendi çocuklarından bir çocuk gibi ilgi bekleyen ve mutsuzluğunun bütün hıncını farkında olmadan sevdiklerinden çıkaran anne rolünde Lale Başar da unutulmaz bir performansa imza attı.

Farah Zeynep Abdallah
Unutursam Fısılda
Son dönemin en yetenekli genç oyuncularından Farah Zeynep Abdullah, liseli bir “erkek Fatma” olarak tanıdığımız Hatice’nin âşık olması, pop yıldızına dönüşmesi ve olgunlaşması gibi tüm değişim süreçlerini ikna edici, duygusal bir performansla canlandırarak yılın en çok seyredilen yerli filmlerinden birine önemli bir katkı yaptı.

kaynak;
http://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/1026554-2014un-en-iyi-aktris-performanslari

Popüler Yayınlar - most viewed